zuxxi.com//sinema|geyiks

caponsever

Belediye Otobüsleri

Eğer otobüste pencere kenarında oturuyorsak ve akşam vakti ise, dışarıya baktığımızda pencereden otobüsün diğer tarafından yansıyan manzara ile bizim tarafımızdaki birbirine karışır.

Misafirlik

Misafirlikte, benden büyük 15 kişinin önünde, tanımadığım bir teyzenin bana suratında müstehzi bir ifadeyle "Kız arkadaşın var mı bakalım?" diye sormasından, benim boynu bükük bir şekilde "hayır!" diye cevaplamamdan, ve karşılığında teyzenin "Vardır, vardııır" demesinden nefret ediyorum. Yapmayın şunu teyzeler, olsaydı gelir miydim buraya?

Çeşitli Ayrıntılar

Boşlukları Dolduralım

Ders kitaplarında filan, konu başlıklarının harflerinden oval olanları veya "A" gibi içinde etrafı çevrili boşluklar bulunan harflerin o boşluklarını doldurmak için durdurulamaz bir dürtü hissediyorum içimde.

Sonu Gelmeyen Geyikler

futbol serzenişi

kişi,fanatik futbol muhabbetlerinin döndüğü ortamda, ezberlenmiş şu cümleyle meseleye bakışını özetler: "Yav, ben anlamıyom bu meseleyi; 22 tane adam bir topun peşinde koşturup duruyor, siz de izliyorsunuz."

Sigara İçme

Yapacak daha iyi işi olmayan kimi şahıslar, sigarayı basit bir şekilde içmeyi içlerine sindiremediklerinden olsa gerek, sigarayla yapılabilecek türlü çeşit gereksiz atraksiyonla uğraşırlar. Önce ağızdan daire şeklinde duman çıkarmayı öğrenirler (Beceremedikleri zaman havanın rüzgarlı olmasını bahane ederler). Sonra dilde sigara söndürmekten, sigarayı tersten üflemeye, kibriti çakmak gibi yaktıktan sonra tükrükleyip tavana yapıştırmaktan, ağızdan verilen dumanı burundan çekmeye kadar türlü çeşit lüzumsuz şebeklik ile gösteriş yaparlar. Ayrıyetten bu şahsiyetlerle sigara içtiğiniz bir ortamda sigarayı parmaklar arasına sıkıştırıp eli yumruk haline getirdikten sonra aradan çekmekten tutun da nefesini vermeden 5-6 kere üstüste çekmeye kadar türlü "sigarayla kafa bulma" yöntemlerini öğrenebilir, bilmeyenlere öğretebilirsiniz. Sen nerden biliyon bunları demeyin; özeleştiri önemlidir.

Çile Bülbülüm

Seyirci desteği had safhaya ulaşsın diye, "çileeeeeeee" bölümü alabildiğine uzatılır. Seyirci bir yandan sabırsızlanır, bir yandan yorumcuya hayranlıkla bakar...

Çakmaklar

Sigarayı ağıza aldıktan sonra çakmağı bulmak için bütün ceplere sırasıyla vurmak bir yerde karizma yapmaktır bence.

Oy Oy Emine

Emine'nin şarkıyı söyleyenin gözündeki değeri besbelli ki karakter özelliklerinden ziyade mal varlığıyla şekilleniyordu. Takıları ve konakta büyüyen aristokrat yapısı güzel gözlerinden daha etkileyici geliyordu Topaloğlu'na. Maddiyatçı gençliğin tohumları bu şarkı dillerimize dolandığında ekildi zannımca.

Bu Dünyanın Dışından

Sıçrar abicim sıçrar. Leğen çözüm değil. Çıkmaz bide lekesi.

El Pişirmece

Son derece mızıkçılığa, yan çizmeye meyil veren bir oyundu; ele vuran kişiyle elini kaçıran kişi arasında "değdi, değmedi" muhabbetleri yüzünden yitip giden nice güzel arkadaşlıklar gördüm.

Joystick (Coistik)

Coysitiklerin altında masaya yapışmasını sağlayan lastikler olurdu. Yapışsın diye altını yalanmış parmak vasıtasıyla ıslardık. Yukarı çekersek koparamazdık sonra, masanın kenarına kadar sürümemiz gerekirdi.

Bekleme Salonları

Dergileri okurken hoşumuza giden bir makale veya röportaj filan olur bazen, başlarız okumaya. İşte sekreter hanım tam o esnada çağırır bizi doktorun odasına. Bütün keyfimizin içine edilmiştir.

Aha Aha Aha ... Da Da Da

Klibi süperdi bu şarkının. Şarkıyı söyleyen zat garson rolündeydi ve bir yerden sonra, zannediyorum asgari ücretin üzerindeki baskısına dayanamayıp fıttırıyor, etraftaki müşterileri bıçaklamaya başlıyordu. Şarkının haleti ruhiyesine hiç uyuşmamakla beraber klip proleter kesimin öfkesinin nelere kadir olduğunu anlatmış, ben de esefle kendimce dersler çıkarmıştım.

Evet Hayır Yarışması

çocukluğum efsanevi "kafanızı emme basma tulumba gibi sallamayın" cümlesindeki tulumbanın nasıl bir şey olduğunu merak ederek geçti. tulumba diyince aklıma şişman çocuklar geldiinden olsa gerek, bunu şişman çocukların karakteristik bir hareketi olarak değerlendirmiştim.

Kalimero

Kalimero, daha yumurtasından çıkar çıkmaz kaderin sillesini yemeye mahkum olan şaşkın, kara kuru bi kuşçuktu. Her bölümün sonunda yaşadığı onca zorluğa isyan eder, bize dooru bakıp "ama bu haksızlııık, öyle deil miii?" diye sorardı, içim kan ağlardı. Hep "hayat böyle Kalimero, iyi günler de var, kötü günler de, önemli olan umudumuzu yitirmemek" kabilinden laflarla gönlünü alasım gelirdi. Ulan yazık bee...

Hari Krişna

"hari krişna harii krişna krişna krişna harii harii" şimdi yarım yamalak hatırladım, küçüktüm o zamanlar. Boy corç söölüyodu, hintli hatunlar felan vardı klibinde, yılanlar mılanlar, öyyk!

Yeşil Işık

sabahtan beri düşünüyorum, ürünün ismini bulamadım, ama yemyeşil sümük kıvamında bir sıvının birikmiş bulaşıkların üstesinden geldiği reklamımızın tınıları hala kulağımda: yakalayın yeşil ışığı, hesaplı parlak bulaşığı!

Hadi Yine İyisin

Oynakkafa lakabıyla literatürümüze geçmiş, şu anda nerde olduğunu, ne yaptığını en çok merak ettiğim müzisyenlerimizden olan, sıfatını aldığı ünlü boyun akrobasisini doktorlarımızın "iyidir, boynun kireçlenmesini önler" gibi klinik yorumlarla halka örnek gösterdiği örnek sanatçı tayfun'un bir dönem fırtınalar estirmiş şarkısını kim hatırlamaz? hadi yine iyisin iyisin iyisin sen işini bilirsin bilirsin bilirsin deli dolu birisin birisin birisin herşeyinle her an sensin (veya "reçeteni ister misin") muck! sevdiğimsin!

21 Jump Street

Sokak mafyozolarının eline düşmüş niyork okullarına ajan olarak giren undercover genç polislerle ilgili, part-time gerilim, part-time gençlik dizisiydi. Johny Depp'i ve Richard Grieco'yu tanımıştık, ve hatta "riçırdcı, deppci" şeklinde saflanmış, aralarındaki adı konmamış gerilimde taraf tutmuştuk. Ben deppciydim. Artiz deildi riçırd gibi.

Dönülmez Akşamın Ufkundayım

Böyle içki içmek için felan toplanıldığında, muhabbetler tükendiği zaman repertuarı geniş grup mensubunun yönlendirmesiyle şarkılar söylenmeye başlanır. Sıra eninde sonunda bu şarkıya geldiğinde herkes "bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç" kısmında "helöö, biz de fasıl yapıyoz, bizi annatıyo bu eser" diye kapanan gözlerini açıp en yakınındakine neşeli bir bakış atar. Bu bukleden sonrasını grubun çoğunluğu bilmediğinden, çoğunluk "hınnn hınn" şeklinde durumu kurtarmaya çalışırken repertuarı geniş karakter şarkının devamını getirir. Hem milletin bilmediği sözleri solo olarak okumanın gururlu gülümsemesi, hem de detone sesinin ortaya çıkmasından kaynaklanan hafif bir kızarıklık yayılır suratına.

Falan Oldum'cular

Bu ifade özürlü hanım kızlarımız, sadece "nooluyoz oldum" demekle kalmazlar, bu beyanatlarını ellerini kollarını anlamsız bir şekilde etrafa sallayarak pekiştirir, fabrikasyon ürünü prototipler olduklarını cümle aleme gösterirler.

Hazır Ayaktayken Buyurganları

Kimi zaman ayakta olmanın yanı sıra, giyinik olmayı da pişmanlık vesilesi haline getirir insana bu şahıslar. Şöyle ki: "Hazır giyinmişken bakkala gidip bi sigara alıversene, bak benim üstümde pijamalar var" Sırf bu avantajı kaptırmamak için çıkartmazlar pijamalarını bu arkadaşlar.

TV'de Maç Seyretme

Başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak bir ritüeldir. Daha sabahtan bu iş için çeşitli hazırlıklar başlar; arkadaşlar çağırılır, bira, cips ve türlü çeşit kuruyemiş alınır, televizyonu görmeyen koltuklar stratejik konumlara getirilir. Bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra arkadaş veya aile efradıyla geçilir ekran karşısına. Pek eğlencelidir gerisi: Gol pozisyonlarında oyuncu kaleye yaklaştıkça koltuktan fırlar, oyuncunun her hamlesi için bir adım daha atarız öne doğru. Gol kaçtıktan sonra ellerimizi kafamızda birleştirir, yakası açılmadık bir küfür savurur ve yavaşça yerimize döneriz. Akabinde kendini yaşı itibarıyla bu konuda otorite gören aile büyüğü oyuncu hakkında "bu çocua dikkat" veya Erman Toroğlu'ndan arak "arap iyi arap" gibi bir yorum yapar. Çay getiren annenin tv'nin önünden geçerek görüş alanını daraltması apayrı bir mevzuudur, üzerinde durulması gerekir.

Ranbo Bıçağı

Kabzasında (büyük şehirde yolunu kaybedip sormaya utanan hassas gönüller için) pusulası bulunurdu. Bıçak kısmının üst tarafı tırtıklı, altı keskindi.

Nena

80ler modasına uygun olarak kafasında bandana üzerinde simsiyah atlet çıkardı oynardı kliplerinde. Ama koltukaltı kıllarını kesmemek gibi bir gafleti vardı ki, "noynunnoynzig luftbalon" diyip kollarını havaya kaldırdığında izleyenlerini mide bulantısına garkederdi.

Abi Bu İşte İyi Para Var'cılar

Eğer henüz 17 yaşındaki arkadaşım bana "abi sucu açalım, bu işte çok para var!" diyerek hayallere dalıyorsa, bu işin yaşı yok derim arkadaş...

Gizlice Sigara İçme

Ekseriyetle okullarda, kimi zamanda, eğer ebeveynler habersizse evde yaşanan bir hadisedir. Okullarda gözde mekan tuvalettir, kapıya konulan bir gözcü hoca geliyor mu diye kontrol ederken, içerde takriben 3-5 kişi bir sigarayı "turnike" denen sistemle (kimileri o sigaraya orospu sigarası der.) çevirirler. Sigara sonuna geldiğinde filtresinin tamamen yavşaması "orospu" sıfatının çıkış noktasıdır zannederim. Evde içmek ise daha heyecanlıdır. Ev dar mekan olduğu için ve büyük ihtimal bize gözcülük edecek bir suç ortağımız olmadığı için, yakalanma ihtimali insanı strese sokar. Ama bu stresin karşılığı olarak içtiğimiz sigaranın tadına herşeyiyle varır, sanki ilk defa içiyormuş gibi oluruz. Liseyi bitirip, sigara içmenin tabu olmaktan çıktığı yaşa ermiş kişilerin arasında "aabi, okulda içtiim zigaralar gibi zevklisini hatırlamıyorum!" gibi replikler duyabilir; sigara sona geldiğinde nasıl da nefretle yere attıklarına şahit olabilirsiniz.

Cüzdan

"Dünyanın bin türlü hali var" düşüncesiyle cüzdanında prezervatif taşıyan dostlar var. Selamlar göndermek isterim onlara buradan.

Zippo

İyi bir gözlemci iseniz, birisinin zipposunu yakışından karakterini çıkarabilirsiniz. Gerçi elinizdeki karakter seçenekleri genelde "artiz" ve "artiz değil" ile sınırlıdır; ama bu bile bir başlangıçtır.

Sensible Soccer

"Duyarlı futbol" diye isim mi olur lan? Ama biz de az sabahlamadık hani başında...

Kick Off

- İkinci yarı ver, öne geçip bırakayım. Bilgisayar oyunları camiasında bu "öne geçip bırakan" tiplerin türemesine yol açan oyunlardan birisi de kick-off'dur.

Final Fight

Cody, Hagar ve Guy'dan mükellef grubun, Hagar'ın kaçırılmış kızını kurtarmak için şehirde ne kadar zibidi varsa dövmesi üzerine kurulu pek de yaratıcı olmayan bir hikayesi vardı oyunumuzun. Hikaye olmasa da karakterler oldukça orjinaldi. Hagar, kızın babası olduğundan, her türlü incelikten, seksapelden yoksun tasarlanmış, zebellah gibi bir herifti. Tekme atmak için bacağını kaldıramazdı adamakıllı -ki aslında ihtiyacı da yoktu, kodu mu oturtuyodu çünkü. Cody Patrick Swayze-Dolph Lundgren karışımı, gösterişsiz ama etkili, tipik bir kenar mahalle çocuğu idi. Guy ise bariz bir aristokrattı. Adam dövmeyi sokaklardan değil, pahalı karate-do salonlarından öğrendiği belliydi. Şahsi favori karakterim yine de Hagar'dı, en güzel "özel vuruş" ona aitti çünkü. Neyse uzatıp kıllık yapmayalım di mi?

Tavşan Samuray

İsmi yeterli değil mi? Tavşandan samuray olur mu? Eşşeğe altın semer giydirsen yine eşek değil mi? Değil işte! Commodore 64 zamanından kalma oyunumuzun diyar diyar dolaşıp adam kesen tavşanı bugs bunny'nin yıllar boyu binbir emekle yarattığı "sevimli tavşan" imajını bir anda yıkmış, tavşanları gözümüzde vandal, cani yaratıklar olarak resmetmişti. Ben yine de bir şekilde sevimli bulurdum kendilerini.

E-mail Forwardcıları

Geçen gün hayatında zuxxiye girmemiş babamdan zuxxideki yazılardan seçmece bir mail aldım. Birsürü kişiye forward edilmiş, aralarında benim de bir yazım vardı. Hayat ne garip.

Romantik Şarkıcı Tunç

"Bu son olsun gidişin, Artık buna dayanamam! Beni bırakma, Ben sensiz yaşayamam!" gibi sözlere sahip, romantik bir parçayla çıkışını yapan bu güzide popçumuz televizyona çıkar, kendisine sorulan "Şarkılarınızdaki aşk teması ne iş?" gibi sorulara, "romantiğim, huyum kurusun..." tarzı cevaplar verir, saygımızı kazanırdı. Hisliydi, gönül adamıydı, kalbinin sesini dinlerdi... Sonra ne mi oldu? Aynı arkadaş bu sefer Emrah Dinçer ismiyle piyasalara çıktı ve "Eh, biz de sabah uyanır uyanmaz, 'kalkayım da bir adam döveyim' demiyoruz, şartlar öyle gerektiriyor..." gibi müthiş beyanatlarda bulunup "Türk Protest müziğinin delikanlı siması" olarak dimağımıza tecavüz etti! 3-4 sene içerisinde bir insan nasıl böyle büyük bir metamorfoza uğrar? Bu değişimi gördükten sonra bir arkadaşın anneannesinin belgesel izlerken kurduğu cümle geliyor aklıma: "Hey büyük Allahım, sana inanmayan kafirdir!"

Ağır El Şakası Yapanlar

Bu ağır el şakaları sadece kıça vurulan tokattan ibaret değildirler; yine arkadan yaklaşıp, belimizin iki yanına parmaklarıyla vuraraktan havaya zıplatır bizi bu insan çeşidi, ki en kıl olay budur. Çünkü en karizmatik kişi bile o şekilde zıpladığında Atilla Taş'a döner. Bir de bundan huylanmayan, zıplamayan ağır abiler vardır ki, afacan kişi iki parmağı bele geçirdikten sonra, abinin yavaşça arkasına dönmesini sanki hayatı film şeridi gibi gözünün önünde geçiyormuşcasına izler.

İlk Derste Kuralları Belirleyenler

"Arkadaşlar, espri yapılacaksa, yeri geldiğinde onu da beraber yaparız!" derler, kendilerini hoşgörülü olarak lanse ederler. Halbuki yeri hiçbir zaman gelmez... Durmadan asık surat.

Çocuk Parkları

Tahterevalliyi (hakkaten zormuş yazması) hegemonyası altına alan dombili çocukların en büyük adilikleri sizi tam tepeye çıkardıktan sonra tahterevalliden aniden inip kıçüstü yere kapaklanmamızı sağlamalarıydı. Tam yukarıdayken, yavaş yavaş inme hazırlıklarını görür, "Yapma etme abü, gözünün çipilini yiyeyim!" diye yakarmaya başlardık ama nafile.

Elektrik Kesintisi

Elektrikler kesildikten hemen sonra, henüz gözlerimiz karanlığa alışmamışken eğilerek yürür, o karanlıkta uğraşıp annemizi bulur, "bööeeh!!" diye bi ses çıkarır zıplatırız kadıncağızı. Ne zevk alıyorsak artık...

Uzaktan Kumanda

Fellik fellik aranan uzaktan kumanda koltuk minderinin altındadır ekseriyetle.

Ateşteyim

Şarkının isminin başlıkta verildiği gibi olduğundan emin olamasamda, Çelik'in çıkış parçası olan, İzel-Çelik-Ercan üçlüsünden kendisini koparıp, kendi başına da gayet kötü şarkılar yapabileceğini gösteren bir şarkı olduğunu hatırlıyorum. Şu şekildeydi sözleri: Tu kaka, tu kaka **** Gitme, yapma, etme, kalma derken Bir sıkımlık aşkımız da bitti Gönlüm şimdi yeni bir kızda Kurban olmalı bu yeni aşka **** Gelsem gelemem Kalsam kalamam Gitsem gidemem Şaştım bu işe Hayır mı, şer mi bilmem ama Ateşteyim, ateşte! Çelik yıllar sonra bu eseriyle aynı temayı işleyen, bir devamı niteliğindeki "Senin modan geçti, artık o kadın moda, buuaay bay!" isimli şarkıyı yapmış, ama devamı orjinalinin yerini tutamamıştı. O zamanlar Çelik Bey piyasadaki uzun saçlı tek popçuydu, "Herşeyden vazgeçerim, ama uzun saçlarımdan asla!" şeklinde beyanatlar verirdi. Saçlarından vazgeçti, müzik yapmaktan geçmedi.

Sağ-sol Anlaşmazlığı

Olay her zaman anlaşmazlık şeklinde vuku bulmaz. Kimi afacan dostlar siz yürürken aniden karşınıza çıkıp, yolunuzu keser, siz nereye yönlenirseniz oradan kapatır yolunuzu. Apış arasına okkalı bir tekme akıllarını başlarına getirecektir, ama kıyamayız ki biz onlara... Oyunbaz şeyler...

Sigarası Ağzından Düşmeyenler

Esas amaç karizma yapmaktır elbette ama ağzın kenarından sallanan sigaranın dumanı göze kaçtığında ağlamaklı olur, genze kaçtığında akciğerleri sergileyene kadar öksürür sigarasını ağzından düşürmeyen kişi. Çok riskli bir iştir yani bahsettiğimiz, layıkıyla yapabilene saygı duyarım ben.

Teksas

Bir dönem gençliğinin hayatına hoppadanak girmiş, silinmez izler bırakmış bir çizgi romandı bu. Profesör Oklitus, Rodi ve Çelik Bilek Amerikanın bağımsızlığı için kırmızı urbalılarla savaşan asilerdi. Çelik Bilek hayvandı, Oklitus zekiydi, Rodi ise çelimsiz veledin tekiydi. "Hay bin kunduz!" gibi garip bedduaları, tepkileri bir süre dilimize dimağımıza yapışmıştı ama ondan kurtulmayı becermiştik. Kurtulamadığımız Çelik Bilek sendromu, Blek'in ne zaman bir bayan görse suratının kıpkırmızı olması, sessizce ortamdan uzaklaşmasıydı. Bu utangaçlığı üzerimizden atmamız zaman aldı, hala atamayanlara anlayışla yaklaşıldı.

Zuxxi'ye Yazı Yazma

Yazılar ilk çıktığı zaman çok güzel oluyor. Bütün yazılar maviyken senin yepisyeni yazın pembe pembe öne çıkıyor orada. Sonra aradan vakit geçince, yazı mavi olup diğerlerine katılınca eski halinden, heybetinden eser kalmıyor.
  • Nerdesin Be Birader? - O Brother, Where Art Thou

    iyi iyiiiii....

    beğenmeyenleri suçlayamam,zira bundan 1-2 sene evvel 3-5 dostu organize edip aynen bu film gibi "yılın komedisi" şeklinde lanse edilen vudi elın filmine (yaramaz harry) götürmüş ve "yılın komedisi" ile alakası olmayan filmden sonra pekde hoş olmayan tepkilerle karşılaşmıştım... yani olay yanlış beklentiler meselesidir. banagelince filmi izlediğim bütün coen filmleri gibi çok beğendim. şöyle bir şey var; coenleri ancak coenlerle karşılaştırabiliriz, yani tamamen kendilerine hastır bu arkadaşlar; sinema tarihinde pek benzeri bulunmayan, bir ada misalidir- her ne adar bütün filmlerini sinema tarihi şekillendirsede coenlerin... bu anlamda belki bir barton fink değil ama sinemaya gerçekten meraklı olanın "iyi geld beah" diye çıkacağı, ve bir daha izlemek isteyeceği bir film
    Puan: 9
  • Komser Şekspir - Komser Şekspir

    ....

    ömr-ü hayatımda bu kadar gereksiz,lüzumsuz ve sinirleri yıpratan bir film görmedim... harcanan emeğe saygı göstereyim diyecemde, sinan çetin seyircinin zekasına bizim ona göstermemiz gereken saygıyı göstermemiş ki ben saygı göstereyim... en aşağı 17 yaşına gelmiş bir kız hangi akla hizmet takıntı yapmak için pamuk prenses i tiyatroda oynamayı seçmiş hiç mi hiç kavrayamadım. üstüne üstelik kızın filmin bir sahnesinde brecht ten bahsetmesiyle suratımda ki bilmiş "açığınızı yakaladım" gülümsemesi,ağzımdan çıkan bir "oha" ya dönüştü...pes yani sinan bey hadi film çevirmeyi beceremiyorsunuz bari adamakıllı mantıklı bir senaryo yazın..
    Puan: 1
  • Teslimiyet - Besieged

    ...

    engincan bu ne mantalite? ne zamandan beri marksist kişiler sanatçıları "örnek insan" olarak göstermek, ve hümanist olmayan şahsiyetleri (ki filmde hümanist olmayan kimdi pek çıkaramadım marksist olmayışıma veriver) filmlerine sokmamak gibi yükümlülüklere sahipler? filme gelince gayet güzel,insana iyi gelen bi film. ama stealing beauty de olduğu gibi hatun kişi filmden daha güzel.(bkz liv tyler)
    Puan: 8
  • Europa - Europa

    ...

    valaha ne diyeyim? elin avrupalısı gitmiş onlarca amerikalı yönetmenin kırk fırın ekmek yese çekemeyeceği sahneleri "ulan ben bu işi iki elim arkada bağlı olsa kotarırım" dercesine çekmiş, harkulade bi film yapmış, bide utanmadan önümüze koymuş, alın izleyin diye.. siz de izleyin.
    Puan: 10
  • Bir Kış Masalı - The Winter Guest

    ...

    "aslında hoş deyip,insanın içini ısıtan ööle bi film deyip 7 verip geçecektim, amma velakin bir emma thompson faktörü var ki, o şahsiyetin bulunduğu yerde tarafsız bakmam mümkün değil. burdan sana sesleniyom emma: tamam belki aramızda en az 20 yaş fark var ama akıl yaşta deül baştadur. ah seni bi sevsem... canım bea!!!! bana bi şans ver hem ben kadunumu uçururum. yirim seni" İşte böyle 30 sene evvel yapmışım yorumumu.Çok salakça olmuş kabul ediyorum.Ama gelin görün ki,Emma Thompson sevgim tüm fanatizmimle devam ediyor. Hakkı bu mudur bilemem,ama puanımıda düşürmüyorum.Bu arada Alan Rickman ile Emma Thompson'ı ortak yapımlarda kamera önünde görme isteğinde olan bu dünyada bir tek ben mi varım merak ediyorum...
    Puan: 8
  • Yeni Hayat - Cast Away

    ...

    içi saman dolu bi voleybol topu yüzünden bütün sinemaını sessizliğe gömülüceeni kim tahmin ederdi ki? güzel, sessiz sakin, rahat bi anlatımla harika bi tom henks.. heyecan istiyosanız pek yok ama iyi çekilmiş ve spektakl lara fazla prim vermeyen sahneler görmek istiyosanız birebir... ama bayabilir haberiniz ola
    Puan: 8
  • Gözü Tamamen Kapalı - Eyes Wide Shut

    ...

    bence dr.harford un filmin başından sonuna kadar cinsel ilişkiye girmemesi önemli. filmin başından sonuna kadar türlü çeşit cinsel ilişki görüyor harford, ama hepsinde pasif kalıyor. izliyor. karısının başka bir adamla ilişkiye girdiğini hayal etmesi ve bu olay gerçekleşirken harford un hiç birşeyden habersiz olması, oılayı öğrendikten sonra bunu kafasında değişik biçimlerde canladırmasıda filmin kilit noktalarından bence. çünkü film aslında sonuna kadar harford un bir şeyleri yaşamak yerine kafasında canlandırmaytı seçmesinden oluşuyor. orgy sahnesinde ki abartılı atmosferde bu sebepten: harford yaşamadığı bir tür cinselliği kafasında tamamen klişelerle dolu canlandırıyor. bir günah yuvası misali. strangers in the night ın da tam bu esnada çalması onun bu meseleye bakışındaki abartıyı ironik bi şekilde pekiştiriyor. filmin sonunda kidman ın cruise a hadi düzüşelim demeside bu pasifliğin kırılması anlamına geliyor. çok iyi ifade edemediğimin farkındayım ama filmi böyle algıladım. kubrick in genel olarak hiç bir filmini tam olarak beğenemeyen birisi olarak bu filmide o kadar beğenemedim ama insanı (diğer filmleri gibi) düşünmeye, kafa yormaya zorlamasından dolayı dikkate değer buldum.
    Puan: 9
  • Matrix - The Matrix

    ...

    çocuk filmi... illaha sistem karşıtı bi film izlemek istiyosanız, nokia yı bilmemneyi gözümüze sokan, karizmatik paltoluve imaj gözlüklü denyoları idol niyetine önümüzekoyup sonra "wat iz dı metriks hebele bübele" diye geyik yapan bu film yerine fayt kılab ı izleyin. pek yakındır neo nun oyuncaklarını çolua çocua satarlar sonrada ikinci filmlerini çevirip paralarına para katarlar. bizde bahsi geçen "piller" gib yeriz. tüketim toplumu değil miyiz kardeşim? kabul ;izlemesi eylenceli bi film amma velakin derin içeriğe sahip olması filan saçmalığın dik alası. kıllık olsun diye 1 veriyom (vermiştim de,ama sonradan döneklik yaptım,tükürdüğümü yaladım ve gelen tepkilerin haklılığı doğrultusunda aha na böyle 7 verdim.Hayırlı uğurlu olsun!)
    Puan: 7
  • Kadınlar Ne İster? - What Women Want

    iyi güzel

    fena değil eğlenerek geçiyo vakit. ama filmden önce bi fragman gördüm çinde geçen bi film kaplan la ejderha mıdır nedir? kendimden geçtim!! çinli caponlu amcalar yengeler ordan oraya zıplıyo birbirlerini yiyolar, sende "yapmayı etmeyin yazık günah değil mi?" yerine pişmiş kelle gibi sırıtıp "ulen ne güzel vurdu hatun, helal olsun be" diyip hatun adına sevinç duyuyosun.. garip... ama gelsin en az 4 kez gidicam.
    Puan: 7
  • Manolya - Magnolia

    hadi len

    filmin birbirine örülmüş hikayeleri o kadar klişeydiki insanın güzel kurgu ve çekimlere olan bütün olumlu izlenimleri yerle bir ediyordu.. aynen boogie nights da olduğu gibi. geleceğin scorsese si veya altman ı diyoılar anderson için. ama ne yazık ki iki kurgu numarası ve 70 lerden 3-5 şarkıyla scorsese olunmuyor, ve klişe karakter dramalarıyla altman ve scorsese karakterleri arasında dağlar kadar fark var... sebepler bunlar,sonuç ise sinemada 2,5 saat geçirilen sıkıntı. ama sonunda ki kurbağa sahnesi o kadar orjinaldiki. kendi kendime "ancak bi mucize kurtarır bu filmi derken" yağmaya başlaması filme +2 puan vermemi sağladı.
    Puan: 7
  • John Malkovich Olmak - Being John Malkovich

    bonbaa!!

    baba film bonba. git izle yani.. içimden kel olmak geldi birden... john cusack a saygım sonzuz... çok kafa bi insan...
    Puan: 9
  • Aramızdaki Sarışın - Keeping the Faith

    hangisi?

    bahsi geçen sarışın kim? edward norton mu? yoksa izlerken keşke bi tane de bende olsa dediğim hanım mı? nedir yani?nedir bizim bu çevirmenlerden çektiğimiz. onun dışında bonba değil ama hoş bi film, gidin izleyin ölmezsiniz...
    Puan: 7
  • Armageddon - Armageddon

    hastasıyım

    3 vercektim ama hastasıyım liv tylerın.napiim dayanamıyom. (Demiş zamanında evime gelip zuxxiye benim nickimle yazı yazan bir arkadaş.Liv'e hasta olsakta,filmin hakkı 3tür.Düzeltme opsiyonunu devreye sokuyoruz) Verdiğim puan kaç?
    Puan: 3
  • Çikolata - Chocolat

    pis kapitalisler

    hep böyle başlar zati... önce bi çükolotacı çıkar, açar maazasını,ve yöre halkını kendine çeker... sonrasında coca cola mı ararsınız mcdonalds mı? şerafsizler... film güzel ama biraz uzun tutmuşlar. bazı yerlerinde fena sıkıyo, bitsede çıkıp çükülota yesek diyo insan. ama hoş yine de. ama sıkılgan arkadaşlarınızla gitmeyin, kafanızı şişirirler, oflayıp puflarlar, dövesinizi getirirler.
    Puan: 6
  • Kaplan ve Ejderha - Wo hu zang long

    fantastik

    sinemada kafası kırılası bikaç dürzü çov yun fat ın her yerçekimi ihlali için salakça kahkahalar atma gereği hissettiler. kimbilir. belki de "ne kadar saçma şey" dedikleri zaman zeki görüneceklerini düşünüyorlardı. bense filmin muhteşem görüntü ve koreografileriyle coşarken, bi an için gidip kafalarına vura vura "bre deyyus, buraya emile zola dan uyarlanmış "toplumsal gerçekçi" bi film izlemeye mi geldin? fragmanlarda adamların nasıl uçtuğuna hiç mi dikkat etmedin?" demeyi hayal ediyordum.. neyse sinirim bozuldu. ama film harikulade. fantastik sinema açısından muhteşem kesinlikle. gidin görün
    Puan: 9
  • Trafik - Traffic

    benişyo del toro

    yav adam beyaz perdede görünmeye başladıı andan itibaren film bi değişiyo, bişeye benziyo resmen. oscar ı kesinlikle haketmiş derim. sodenbergh lars von trier le, michael mann kırması bi reji olayına girmiş, fena da olmamış, binlerce defa izlediğimiz salakça bi politik gerilim yerine karakterleri ön plana çıkan, sistem içinde eriyip giden bireylerin dramından bahseden (offf bea!!), ama izleyicisindende sabır talep eden bi film çıkmış. bu sene izlediklerimin en iyisi. ama şunu da söylemeliyim, bu kadar magazinin gündemindeyken yapılabilecek en aptalca iş, michael douglas la zeta jones i aynı filmde oynatmak olmuş. netekim bence ikisinin olduu sahneler filmi baltalıyodu, özellikle douglasınkiler. ama cheadle ve del toro nun sahnelerinin tadı damaamda hala.
    Puan: 8
  • Hannibal - Hannibal

    afferin ridliy,gelecein parlak!!!

    vallaha ne yalan diyeyim kuzuların sessizliği bir yana, eyvallah güzel filmdi kendi çapında, amma velakin ridliy skat abimize böyle bi film-üstelik devam filmi- yakışmamış. Ulan insafsız, nerde blade runner daki atmosfer, alien daki gerilim?? Hepsini bıraksam black rain deki akıcılığa ve yönetmenliğe bile razıydım... Şimdi filmin görüntülerini öven çıkacak, haklıdır da yapacak olan... Ama floransa da zaten güzel şehirdir be abiler, yani koy kamerayı kırk saat izle sıkılmadan... oyunculuklar desen, moore un günahı, hopkins le gary oldman ı cehenneme götürür. her sahnesinde judi fostır ı aradım... Neyse ama filminde fazla üzerine varmamak lazım.. ridliy açısından küçük, önemsiz bi film olmuş ama izlettiriyo kendini.. midesi sağlamlar gitsin
    Puan: 6
  • Şeytan - The Exorcist

    En son ne zaman bu kadar güldüm?

    İzlemeyen okumasin

    Girmeden evvel sinemaya,kendimizi madden, manen hazırlamıştık tırsmaya.. gerçi içimde bir şüphe yok değildi... ne de olsa 70lerde, o dönemin insanlarının bilinçaltı korkularıyla oynamak için yapılmış bir filmdi.. Ama her taraftan duymuyor muyduk filmin ne kadar tırstırıcı olduunu? haliyle, gazımızı aldık, bir huşuyla daldırdık sinemaya... Ama kimbilir belki de sinirlerin gerginliğinden, daha fragmanlarda Steven Segal'in çevresine dehşet saçmasını anlatan filmi görür görmez, iplerimiz çözüldü, ve başladık gülmeye eğlenmeye ilk dakikalardan... Akabinde Regan'ın haçı münasip yerine sokmasından, psikologların reganın odasından çıkışında ki gizemli tavra, yaşlı ve genç pederlerin ruhuna şeytan girmiş kızcağızın üzerine serinlemesi için kolonya dökermişcesine, kutsal su serpmesine (filmin türk versiyonunda zemzem suyu kullanılmıştır bu iş için, belirteyim dedim), bu işi yaparken "jesus him self commands you" diye bağırmalarında ki tezahurat coşkunluğuna, ama en çok da filmin o aşırı muhafazakar naifliğine bütün sinemaca güldük... Halkımızın bu kadar dini duyguları sömürücü, gülünç bir filme, layık olduğu kahkahalarla karşılık vermesine sevindik, verdiğimiz paranın karşılığını, tırsarak olmasada gülerek aldık, neşelendik, güzel oldu... Şeytanın ruhuna girmek için seçtiği kişinin, boşanmış, özgür kadın kimliğiyle yaşayan bir hatunun neşeli kızı olmasının sebeplerini, şeytanın salaklığında mı, yoksa işgüzar film yapımcılarının antifeminist düşüncelerinde mi arasak bilemedik... Doktorların aşırı çaresiz gösterilmesiyle vurgulanmak istenen bilimin yetersizliğine alternatif olarak sunulan exorcismin "üfürükçü hocalık" sektöründen farkını düşündük, öyle bir fark olmadığına karar verdik... 70lerin gözde görsel oyuncağı zoom un hoyratça kullanılmasıyla neşelendik, william friedkin'i aşağıladık, ama görüntü yönetmeni ve makyajcıya saygı duyduk... budur..
    Puan: 4
  • Mayıs Sıkıntısı - Mayıs Sıkıntısı

    Türk sinemasıyla ilgili...

    Filmin üzerinden aşağı yukarı 1 sene geçti ve bu yorumu şimdi yazıyorum ancak. Gecenin bir vakti zuxxi'nin derinliklerinde surf yaparken, birden aklıma geldi N.B Ceylan'ın filmi, bir bakayım dedim, ne demiş zuxxi ahalisi mayıs sıkıntısına. Ve açıkçası hayal kırıklığına uğramak bir yana, türk sinemasının neden süründüğüyle ilgili fikirler edindim filmi beğenmeyenlerin yorumlarını okudukça... Çünkü kaliteli filme talep olmazsa, arz da olmaz... Sinan Çetin, Mustafa Altıoklar gibi denyoların filmleriyle kandırılmaya mahkum kalırız... Mayıs Sıkıntısı enfes bir film.. Çocukluğumun büyük şehirde geçmesine rağmen, herşeyin aynen çocukluğumda ki gibi olması, daha doğrusu eskiye bakışımızda ki o romantik nostalji, bu filmin her tarafına sinmişti... Babaanne, dede, küçük çocuk... Bana benim akrabalarımmış gibi geldi, hiçbir akrabam benzemese de onlara... Sinemanın sanat olduğunun bilincinde olan insanların zor koşullar altında kotardıkları işe hayran kalmamak elde değil, ama Ceylan, kendisini düşük bütçesi yüzünden hoşgörmemizi bile talep etmiyor; zira kendisinden kat be kat büyük bütçeli filmlere meydan okuyacak bir kalite yakalıyor; hem ses hem görüntü açısından... Ve ayrıca oyunculuklar... Belki de herhangi bir sinema filminde gördüğüm en doğal oyunculuklar bu filmde... Kasaba'dan sonra bu filmle bana göre Ceylan, sadece türk sineması içinde bir "enstantane" olmaktan çıkıp, tarkovski, bergman gibi ustalarla aynı kumaştan dokunduğunu belli ediyor; bize de ona gereken değeri vermek düşüyor...
    Puan: 10
  • Güneşe Yolculuk - Güneşe Yolculuk

    Hafif politik,ama çizmeyi aşmayan bir yazı...

    Biraz açık konuşayım,ve burada filmi beğenmeyenlerin bile, söylemeyeceği, daha doğrusu itiraf edemeyeceği birşey söyliyeyim; kürtleri sevmem... Dillerini, fiziksel yapılarını, kültürlerini kısacası hiçbirşeylerini sevmem... Ama bildiğim birşey varsa, bu ülkenin ,türklerin ülkesi değil, türklerin ve kürtlerin ve daha ne kadar azınlık varsa onların ülkesi olduğudur, ve kişisel düşüncelerimi toplumsal hayatıma aktardığım takdirde, bunun 6-7 eylül olayları, kahramanmaraş katliamı ve daha bunun gibi bir çok trajedinin tekrarlanmasına yol açacağıdır. Geçenlerde bindiğim bir otobüste, önümde oturan iki kürdün, kendi dilleriyle konuşması üzerine bütün otobüs cık cık sesleriyle protestoya başladı; işin ironik yanı, eğer ki konuşanlar kürt yerine iki ingiliz turisti olsaydı az evvel cıkcıklayan maneviyatçı otobüs yolcuları "du yu layk törkiy, şiş kebap?" diye turist yavşaklığına geçip "burası türkiye, türkçe konuş" şovenliklerinden gıdım bırakmayacaklardı... Halkın bile hoşgörü göstermediği (ne hoşgörüsü? ülke vatandaşı kendi dilini konuşabildi diye bunun adı hoşgörü mü oldu? o da ayrı mesele) bir ulusa dünyanın en ılımlı devleti olmayan bizim devletimiz ne kadar hoşgörülü davranabilir ki? Dolayısıyla ben filmde ki olayları gerçekçi buldum. Filmde ki gençlerin 5 dakka da arkadaş olabilmesini de gerçekçi buldum;nasıl ki "almancı" türkler, almanya da birbirine destek gösteriyorsa, istanbul'un dışlanmış kesimide büyük şehir de ezilmemek için, aynı sıcakkanlılığı gösteriyorlar birbirlerine; kişisel deneyimlerimle de destekleyebilirim bu savımı... Onun dışında, film uzun ve bol olaylı denebilecek hikayesini, kısa bir süreye sığdırmaya çalıştığı için, insana birşeylerin eksik olduğu izlenimini veriyor. Ama görüntüler bir türk filmine göre olağanüstüydü... Olura tv.de karşılaşırsınız, izleyin derim...
    Puan: 8
  • Rocky 4 - Rocky 4

    dolph

    bu film, dolph lundgren isimli, surat ifadesi konusunda minimalizme yeni anlamlar katmış, başından sonuna minimum konuşarak oyunculuğa yeni vizyonlar kazandırmış, süper şahsiyeti kitlelere tanıtmış bir filmdir... Dolayısıyla gerekli saygıyı gösterelim:2
    Puan: 2
  • Baraka - Baraka

    başyapıt kelimesinden nefret etsem de,baraka bir başyapıttır gözümde..

    Sulu zırtlak bir insan değilim;en azından filmler konusunda duygusallaşabilmek gibi bir vasfa sahip değilim. Ama yokuş yukarı yük arabasını düşe kalka taşımaya çalışan eşşeğin görüntüsünün akabinde gelen çöplükte yaşayan insanların görüntüsü, bu görüntünün evvelindeki büyük şehir izlenimlerininde desteğiyle birleşince, boğazımı gece yatana kadar geçmeyen bir yumruk tıkadı... Filmi ilk izlediğimde şok olmuştum anlıyacağınız.. Aradan geçen zamanda filmi 3 kere daha izleme fırsatı buldum ve her seferinde etkilendim... İnsanların en arınmış hallerinde bulundukları dinsel ibadetleriyle, modern yaşamın vahşi döngüsü arasındaki tezatlık, 20. yüzyılın ruhunu anlatmada öylesine ustaca kullanılıyor ki... Bir arkadaş, Ron Fricke'nin dini modern yaşama alternatif olarak sunduğunu iddia etmişti; ben öyle düşünmüyorum, daha ziyade dinlerin arındırıcı, ruhani yönlerini öne çıkararak, maneviyata yer kalmamış büyük şehir yaşamına olan eleştirisini pekiştiriyor bence fricke. İnsanevladının dünya üzerindeki mucizevi yaşamı üzerine düşünmek yerine kendini fabrikadaki civcivlere çevirmesini eleştiriyor... Bir de değinmeden geçmek ayıp olacağı için, filmin görsel açıdan ne kadar mükemmel, hatta kusursuz olduğunu söylemem gerekiyor... Neyse diyeceğim o ki, bu filmi seyretmeden göçüp gitmeyin dünya üzerinden...
    Puan: 10
  • Karanlıkta Dans - Dancer in the Dark

    sinir krizinin eşiğindeki caponsever...

    Aslında filmi başka bi ortamda,başka insanlarla izlesem notumu belki 1-2 puan yükseltebilirdim belki... Ama tam duygulanmaya hazırlanır, "salacam kendimi, ağlayacam, ama kimseye belli etmeyecem ki erkekliğe zeval gelmesin" moduna geçerken, etrafımdakilerin burun çekişlerini duydukça konsantrem bozuldu. Hani aslında o kadar ağlanacak bir film de değildi; film boyu björk'ün kalimero replikleri tekrarlamasını bekledim nafile... Anlatım da müziklerde harika olmuş... Ama "film dediğin ayakkabıdaki taş gibi olmalıdır" diyen bir adamdan beklemediğim kadar uzlaşmacı, duygusal bir yapım olmuş. Gerçi bir yerde de rahatsız ediyor film insanı... Nebliim gidin görün.. Gidip göremezsiniz de artık; vcdsini bulun o zaman...
    Puan: 7
  • Kuşlar - The Birds

    uzaklara uçma kuşum (ne dedim ben yani şimdi?)

    Bu film her izlediğimde gerildiğim,ve kuşların şehiri bastığı sahnede nasıl olupta herifçioğlunun o dönemde teknik açıdan bu derece üstün bir iş çıkardığını merak ettiğim bir filmdir. Hayranlıkla izleyiniz...
    Puan: 9
  • Arka Pencere - Rear Window

    Röntgenci ceymis,kıral hiçkok

    15-16 yaşlarımda almanyada oturuyoduk babamın işi sebebiyle... İki haftada bir bu film mutlaka yayınlanır, biz de ailecek tv karşısına geçer, akşamımızı hitchcock'a ayırırdık... Hiç de bıkmazdık iyi mi? Babamın favorisi dial M for murder idi; karısını öldüren adam temasını kötü espriler yapmak için kullanırdı, biz de gülerdik heleloy diye... Abimin favorisi the birds'dü. Ben de severdim o filmi, hala da severim... Annem "to catch a thief" i severdi, egzotik geliyodu herhalde.. Benim favorimse hep bu film olmuştur... İzlemeyeli bayağı oldu ama, çıksada izlesek... hmm... Çok eskidenmiş gibi yazmışım anasını satiim, 2 sene geçti aradan halbuki almanya dönemimizden.... Neyse, rastlarsanız filme tv.de izleyin... Ama filmin moduna girerek izleyin; atıştıracak birşeyler alın önünüze, mümkün mertebe ailecek olun.. Ananız "ay kaç kadın!" gibi yorumlar yapsın heyecanlanınca, sizin dikkatiniz dağılsın, gülümseyin hafifçe bu yoruma... off bee... Özlemişim o günleri...
    Puan: 10
  • Mumya Geri Dönüyor - The Mummy Returns

    Basit,sığ,bomboş,saçma;güzel.

    Film tipik holivud işi, yalapşap yazılmış senaryolu, kendi süresine altından kalkabileceğinden çok daha fazla şey sıkıştırmaya çalıştığı için oturaksız, kısacası kötü. Ama inanılmaz da eğlenceli... İçinde küplerce şeker,mide delen kimyasallar bulunduğu halde cola içmiyormuyum? İçiyorum çünkü tadı güzel... Peki canımın sıkıldığı bir akşamüstü cebimden paramı söküp alan bir filme neden gideyim? Gideyim çünkü 2 saatim eylence,gülmece ve heyecanla geçicek... Hedefleri ve başardıkları karşılaştırılırsa:10 Herhangi bir film olarak:4 toplayıp ikiye böl:7 (Başlangıçtaki savaşta "ulan ben de olaydım şurada,keseydim iki mısırlı keyfe geleydim" diye düşündüm,soora tırstım.. Güzel olmuş savaş sahneleri. "görkemli" derler ya..)
    Puan: 7
  • Çingeneler Zamanı - Dom za vesanje

    gayet keyifli

    Baştan sona keyifli.Nehirdeki bayram ritüeli sahnesi sinemada görülmüş görülecek en güzel görüntülerden kimini barındırıyor... Film genç bir klasik,kaçırmayın derim...
    Puan: 9
  • Addams Ailesi 2 - Addams Family Values

    klasik değil ama çok çok güzel

    katlettikleri kızılderililerden bi hindi aldıkları için maymun gibi "tenksgiving" bayramını kutlayan,tarih özürlü amerikalılarla dalga geçen tiyatro sahnesi bu filmi farrely kardeşler usülü "donk!ehehee" filmlerinden ayırmama,farklı bir yere koymama yeterli bir sebep oluşturmuştur... Filmde çok güldüm,gülmediğim sahnelerde ise filmin satırarası dokundurmalarına hayran kaldım.. Tabiiki klasik değil,başyapıt da değil,ama kişisel olarak çok hoşuma gittiği için, "müthiş,harikulade,muazzam,fecii" bulduğum için:10
    Puan: 10
  • Cinayet Var - Dial M for Murder

    sandra bullock,nicole kidman,spice girls,çıtır kızlar sizin olsun;grace kelly benim olsun...

    Sinema tarihinde bu kadar kusursuz bir kadın yoktur.. Ama filmin tek vasfı grace kelly'nin varlığı değildir;gerilimli ve izlenesi bir filmdir... Babam bu filmle ilgili berbat espriler yaparak anneme şaka yollu imalarda bulunup durur,karısını öldürtme teması çok hoşuna gider zannederim... Böyle bir ortamda büyüyorum,yazık bana...:)
    Puan: 8
  • Kapıdaki Düşman - Enemy at the Gates

    eh işte

    eh iştenin bir de aması var..bu godoş amerikalılar 2.dünya savaşında kendi savaştıkları cephelerle ilgili filmler yapıp "kodumun nazileri" propagandasıyla etrafı inletmeyi çok iyi biliyolar.şimdi de kendilerinin bulunmadıkları bir cepheyle ilgili "naziler godoştur;ama sovyetlerde az piç değildir" filmi yapmışlar... Sıradaki pearl harbor'da "çok acı çektik biz" edebiyatına girecekler... Acaba CİA'in bu kadar kötülenen nazilerin subaylarını soğuk savaşta kontrgerilla eğitmek için kullandıkları "gerçek hayattan alınma" filmleri ne zaman göreceğiz? Ne zaman pearl harbor yerine hiroşima ve nagazaki filmleri için 100 milyon dolar üstü bütçeler kullanacaklar?Hadi geçtim bütçesini,hiç yapacaklar mı böyle filmler? Katledilen kızılderililerle ilgili bir özgürlük destanı yapacaklar mı, alakaları olmadığı halde ingilizleri yerin dibine batırdıkları braveheart'ı yaptıkları gibi? Yoksa ABD kurulduğundan beri durmadan çiçek derdi de,bütün diğer ülkeler mi godoşluk yaptı? Filme geleyim artık... Film kötü,neden kötü?Çünkü 3-4 saatlik işi 2 dakikaya sığdırmaya uğraşmış.. Alacalı bulacalı görüntülerin arkasında film duygusu yok...2 saat vakit geçirip,sinemadan çıktık ve film hakkında yorum yapma ihtiyacı bile hissetmedik...Oh bitti sonunda da demedik,ama "iyi ki gelmişiz" hiç demedik... Bööle bir film işte...
    Puan: 4
  • Görevimiz Tehlike - Mission Impossible

    Güzel aksiyon.

    Dizinin ruhuna ihanet eden,güzelim mişın impasibılı stivın segal düzeyine indirgeyen ikinci filme oranla,hem diziye sadık hemde eli yüzü düzgün bir aksiyon filmi... Özellikle cia'ye giriş sahnesi enfestir,saygı duyulasıdır...
    Puan: 7
  • Underground - Underground

    Kimi yerlerde boku çıksada,lezzetli

    Herkes önce fellini'yi izler sonra kusturica için "fellini'ye benziyor" der; ben Fellini filmlerinden önce kusturica filmleri izledim, bence fellini kusturica'ya benziyor... Bir yandan görüntülerin ve olayların absürdlüğü güldürürken,diğer yandan meşrebince düşündürmeye de çalışmış kusturica; kendi adıma pek düşünmedim, ama bolca güldüm ve görüntülere hayran kaldım... Müzikleriyle olsun, görüntüleriyle olsun, oyunculuklarıyla olsun, harikulade bir yapım, izleyiniz...
    Puan: 8
  • 15 Dakika - 15 Minutes

    Önyargı kötü imiş...

    İzlemeyen okumasin

    Bu filmin fragmanlarını ilk gördüğümde "birileri Andy Warhol'u kıçıyla dinlemiş" demiştim... "Gün gelecek herkes 15 dakika için ünlü olacak" sözünü "Amerika'yı avrupalı bezavangların ünlendiği kıytırık bir ülke mi yapacağız" gibi salakça bir propagandaya çeviren,modern bir Rocky çeşitlemesi olacağını düşünmüştüm... Gitmemeye de karar vermiştim;"Robert DeNiro iyi oyuncudur,ama hep iyi filmleri seçmez" demiştim... Sonra bir arkadaş aradı,"kalk" dedi,"sinemaya gidek!"."Hangi film?" dedim,"fiftiin minits" Olmaz,dedim,tavır koydum o filme... "Zikdirtme tavrını",dedi,ikna oldum.Ama param yoktu, "yaparız bi güzellik,marak etme sen" dedi... Beleş film diye tavrımı değiştirdim,görelim bakalım dedim... Gittik gördük,dedik ki,bu yıl izlediğimiz filmler arasında kesinlikle en iyisi... Yönetmen gerçekten çok çok iyi;David Fincher'ın filmlerine has,tedirgin edici bir gerilim yaratmayı,ve bunu enfes görüntüler,uzun zamandır hasret kaldığımız işini bilen kamera hareketleri ve açıları,hızlı ama işin bokunu çıkarmayan bir kurguyla kotarmayı beceriyor... Burns ile göçmen hatunun yangının ortasında kaldıkları sahne,DeNiro'nun ölüm sahnesi,şehrin üzerinde dolanan kamera,Burns'ün Emil'i köprü altına götürdüğü sahne (adaleti kendi eliyle sağlayan amerikan sağ ideolojisini western maçoluğuyla karikatürize eden,ama ateş etmeyi beceremeyen,korkan iyi adam tipiyle klişeyi ters yüz eden enfes bir sahne),(klişenin buruk bir şekilde gerçekleştiği) final sahnesi yönetmenin enfes yönetimine birkaç örnek sadece... Bu filmden anladım ki önyargı harbiden kötü bişey imiş...Muhakkak izleyin,sinemaskop değilken aynı zevki vermez kesinlikle...
    Puan: 8
  • Pearl Harbor - Pearl Harbor

    Şimdi diyorum ki;

    İzlemeyen okumasin

    Bu film,Pearl Harbor baskınını bol sulandırılmış holywood usülü bir aşk hikayesi,Top Gun usülü popülist ve bireysel başarı öyküsüne çevirdiği için,Hiroşima'da bombalanan Japonları unutturmak istercesine,Japonları canavar gibi gösterdiği için,bir insanlık trajedisi olan savaşı,"intikam meselesi" gibi basit,sığ,ilkel ve pezevenkçe,ama en çokda Amerikanca sunulmuş bir aksiyon konseptine dönüştürdüğü için,baskında ölen onlarca insanın ruhuna saygısızlıktır. Düşünmek için beyni yerine penisini kullandığı için,bir trajediye Amerikan doları desenli gözlüklerle baktığı için tarafımdan,yapımcıların pearl harbor'da can veren asker ataları hakkında "oh olsun,gebersin bezavanglar" gibi aşağılık bir yorumu haketmiştir...Michael Bay'e buradan kafasını inek bokunun içine sokup herkesin duyabileceği net bir sesle "artık ben insan ırkına mensup değilim" diye bağırmasını tavsiye ediyorum...En azından kendine dürüst davranmış olur... ... Sinirlendim şimdi... Bitirmeden evvel,filmde ilgimi çeken bir konsept hakkında birşeyler geldi aklıma onları yazayım. Şöyle ki: Bildiiniz üzre,tipik averaj amerikan teenslasherlarının (scream de defalarca altı çizilen) bir takım kuralları vardır;asla partide sevgilinle yatma,günahkar olma falan felan gibisinden... Ben Pearl Harbor'un daha başında,Ben Affleck kızla yatmayı reddettiğinde "Affleck ölmez artık" dedim;netekim ölmedi... Japonların filmin başından sonuna kadar,nerdeyse maske misali bir şekilde,uçaklarının içinde,veya uzaktan gösterildiğini (uçakların kalktığı ve planların yapıldığı birkaç zaruri sahneyi saymazsak),ve maykıl mayırs,veya screamin katili gibi tiplemeleri düşünürsek,Bay'in bilinçli veya bilinçsiz,Pearl Harbor da Halloween çektiğini söylemek çok mu absürd olur?(tamam çok absürd olur) Neyse... Pearl Harbor baskını esnasında kemanlar eşliğinde amerikalıların ölümünün trajikliği gözümüze sokulurken,intikam baskını sırasında çalan kahramanlık marşları tadındaki müzikler ve görüntülerin hep uzaktan alınmış olmasından tutunda,filmde herhangi önemli bir işlevi olan herhangi bir japon karakterin olmaması,bizi olaya japonlar açısından baktıracak bir karakter bulunmaması ("Bir devi uyandırmaktan başka birşey yapmadık" şeklindeki efsanevi cümleyi söyleyen,ismini unuttuğum generalin ve kimi japon subayların pek "acımasız" bir ifadeyle emirler yağdırmasını karakter betimlemesi olarak alıyorsanız yuh derim;filmde adamakıllı işlenmiş karakter mi var,japon karakter iyi olsun diyosanız,haklısınız derim) amerikalıların "biz ve ötekiler" kompleksine,yabancı diyarlardan gelebilecek olası tehlikeler paranoyasına yeterli kanıtlardır.... Pardon,uzattığımın farkındayım,ama sinirlendim ben bu filme... Amerikanın "3000 askerimiz öldü,acı çekiyoz,intikam" haykırmalarını duydukça aklıma,Çanakkale'de şehit düşenlerden tutunda,Amerikanın bok yemesi yüzünden can vermiş onlarca aydına,Hiroşima ve nagazaki'de ölenlerden,sahip oldukları toprakları ellerinden zorla alınmış,soykırıma uğramış,ve en sonunda hapishane gibi rezervasyonlara tıkılmış kızılderililere kadar bir sürü daha acı trajedi geçti kafamdan... Ve filmden biraz daha tiksindim...
    Puan: 1
  • Kaya - The Rock

    pür ekşın

    Maykıl bey "şipilbergin var,ceymis kemırının var,benim neden olmasın ağlamaklı bilmemneli filmim?" demeden;yani armagedon ve son hezimet pörl harbırı yapmadan önce böyle çakı gibi filmler çeken bi herifti.Severdik o filmleri;badboys,the rock felan...Aksiyon izler, aksiyon olurduk... Ama öyle tüm zamanların en iyi aksiyon filmi felanda değil;Terminatör ne güne duruyor?? Hem... Buna 10 verirseniz,Matrix'e kaç vericeksiniz? :)
    Puan: 6
  • Büyük Lebowski - The Big Lebowski

    İnsanın hayata bakışını değiştirebilecek kaç film vardır?

    Bilmiyorum... Ama bu film o filmlerden birisidir herhalde... Enfes bir komedi filmi... İnsana iyi geliyor böyle filmleri izlemek...
    Puan: 10
  • Şrek - Shrek

    Güzel geçti vaktimiz

    Hmm... Yok öyle başyapıt filan değil. Ama görüntüler harbiden çok güzeldi.. Ayrıyetten bir kaç hiper espri vardı.. Bide belirteyim; dublaj ve küçük sinema bütün keyfi kaçırıyor...
    Puan: 6
  • Schindler'in Listesi - Schindler's List

    spielberg gaza gelmiş

    Yahu ben sevemedim bu filmi bir türlü... İkircikli (ne demek bilmiyom,ama sanki uydu buraya) geldi...Fazlaca pazarlama kokusu,dolar kokusu geldi burnuma... Belki paranoya yaptım,spielbergden güzel dram çıkmaz dedim,burnum kalkmış bir halde... Yahudi soykırımıyla ilgili çok daha iyi filmler var diye düşündüm,aklıma gelmedi ama öyle bir film... Sevmedim ulan!
    Puan: 4
  • Seramoni - La Cérémonie

    Fransız işi...

    Vallaha filmi izlememek için binbir tane sebebim vardı... Bir kere sevmem fransız kısmısını; boklu peynirler, kulakları tırmalayan ama buna rağmen güzel olduğu söylenen bir dil vesaire vesaire... Sonra fransız filmlerini sevmem; bugüne kadar "meleklerin düşü" (idi galiba ismi) dışında adamakıllı bir fransız filmi hatırlamıyorum beğendiğim... Bi Robert Bresson filmi vardı, festivalde izlemiştim, o da almanyada geçtiği için güzel gelmişti, ama fransada geçseydi beğenmezdim kesin... Peki neden geçtim ekran karşısına bunca aleyte delile rağmen? zuxxi.com'da övüldüyse vardır bi bit yeniği dedim, yapacak daha iyi bişeyim olmayıncada bırakalım kendimizi elin fransızına dedim... (Ulan sanki çok ilginçmiş gibi neden annatıyom ki bunnarı? Ama uykum var, hoşgörünüz) Filmin başında kanal D de "mask" i gördüm, cameron diaz günaha davet etti, ama kanmadım ahlaksız tekliflere... ilk 30 dakikada gerçekten acı çektim; Ne ilginç bir diyalog, ne güzel bir çekim... Tam o esnada arkadaş aradı, "bardağı taşıran son damla,bırakıyorum artık!" dedim... Arkadaşla konuşma reklama rasgelmiş, ama tvyi kapatmaya ve bilgisayara koşmaya karar vermişim; kumandaya doğru yürüdüm... Soora ekrana baktım, film devam ediyor ,bırakamadım nedense... İyikide bırakamamışım, gitgide ilginçleşti film... Gitgide daha gerildim film ilerledikçe... Ve final fena çarptı,hafif bir sarsıntı hissettim... Pek teşekkür ederim jixus sana Neşeli bir film izlettin bana.
    Puan: 6
  • 8½ Kadın - 8½ Women

    ehm...ben izlemedim...

    İzlemedim,ama son zamanlarda filmlerini ordan burdan bulduğum Peter Greenaway hakkında birşeyler yazma ihtiyacı hissettim;acaba orta karar bir sinema izleyicisini hüngür hüngür ağlatabilecek derecede anlaşılması güç filmler yapan bu adam ve filmleri hakkında zuxxi'de bana açıklama yapabilecek birileri var mı diye merak ettim... Şöyle bir gözden geçirelim Greenaway tecrübelerimi: -İzleme fırsatını bulduğum ilk Greenaway (bilenler için diyeyim;ne yazık ki!) "Prospero's books" idi..Sanırım 15 yaşındaydım ve hiçbirşey anlamadan geçen o ilk 20 dakikadan sonra pes edip stop düğmesine basmıştım videomun... -İkinci hezimetimi yine aynı yaşta "belly of an architect" ile yaşamıştım...Aslında ilginç ve akıcı anlatılmış hikayesine rağmen,gecenin üçünde izlenebilecek bir film olmadığını idrak etmiş,ve yarısında rüyalar alemine dalmıştım.Aklımda şimdi (sanırım göbeğini) fotokopi makinesine koyup çeken ve kağıtları çoğaltıp pencereden dışarı fırlatan bir adamın görüntüsü ve bu görüntünün ben de yarattığı kafa karışıklığı kalmış... -Üçüncü tecrübem bir hezimet değil,bir zaferdi diyebilirim;Aşçı,hırsız,karısı ve aşığı. 17 yaşımda marmara üniversitesi sinema arşivlerinin kapılarını aşındırarak zar zor bulabildiğim bu filmi görür görmez hayatımın filmleri arasına almış,filmin olağanüstü sahnelerinden birçoğunu beynime kazımıştım. Aradan geçen zamanda 3-4 kere daha izlediğim film her seferinde beni sarsıyor,ve Greenaway'in görsel zekasına hayran kalmamı sağlıyor;üstelik birçok açıdan en çok içine girebildiğim Greenaway filmi olarak özel bir sempatide gelişti bu filme içimde... -Aşçı,Hırsız...ın gazıyla yine binbir güçlükle elde edebildiğim diğer Greenaway,"Drowning by numbers" dı,ama o da bir hayalkırıklığına dönüşmüştü benim için;bu sefer filmin değil,britanya ingilizcesinin anlaşılmazlığından dolayı ama... -Aradan epey bir zaman geçmiş,3 tane yarım,bir tane tam izlenmiş filmden sonra hevesim kaçmış Greenaway'e olan ilgim epeyce azalmıştı.Ta ki bir vcd satıcısının önünde "Baby of Macon" u görmeme kadar;şeytan dürttü derler ya,saydım 2,5 milyonu.. "Baby of Macon" onca kötü tecrübeden sonra ilaç gibi geldi;çok az filme nasip olmuş mükemmel görüntüler,hafif bir mizah anlayışı,Ralph Fiennes in öldüğü ve Julia Ormond'a tecavüz edildiği sahneler gibi unutulamayacak kusursuzlukta sahneler,nisbeten takip edilebilir bir hikaye... Bu unsurlar tek başlarına "baby of macon"u 90ların en iyi 10 filmi arasına rahat sokardı kanımca;peki ya hikayenin anlamı??? "Anladıysam arap olayım" derler ya...Bu mükemmel filmin özünde ne anlatmak istediği hakkında bir iki tahmin(!) den öte hiçbir fikrim yok!Biri bana açıklasın... -Yine vcd vasıtasıyla izleyip,çok ama çok beğendiğim ve yine 90ların en iyi 10 filmi arasında saydığım pillow book'a geldi sıra... İlk denememde hafif irkilmiş,son 30 dakikada yarım bırakmıştım... Ama birkaç gün sonra baştan izlemeye başladığımda filmin başından kalkamadım bir türlü... Bütün yabancılaştırıcılığına rağmen,garip hikayesi ve ondan da garip anlatımına (üstüste binen görüntüler,durmayan bir müzik...İzlemeyen anlayamaz) rağmen,insanın "Greenaway yapmamış bunu" diyesini getiriyordu;duygusal bir filmdi çünkü! Garip bir adam Greenaway,bir yandan neredeyse erişilmez bir görsellik ustası,diğer yandan seyircinin konforunu hiç düşünmeden film yapan bir entellektüel... Hıncal Uluç misali,"entellik yapıyor meşrebince" diyip burun kıvırmak çok kolay;ama "Baby of Macon" daki Fiennes'in ölümü,Aşçı..nın finali,Pillow Book'taki nagiko'nun Hong Kong'a ilk gelişi gibi onlarca hollywood yönetmeninin çekemeyeceği sahneleri kusursuz bir şekilde çeken bir adamın,istediği zaman "entelliği"(!) bırakıp Michael Bay'in işini yapamayacak olması mantığa sığmıyor... Yani Greenaway "bize birşeyler anlatmak" istiyor, ama biz (ben) anlayamıyoruz... -The Draughtsmans contract" ta,akşam yemeğinde etrafta dolanan çıplak adam niçin oradadır? -Baby of Macon'da ki çocuk neyin simgesidir?Yaratıcılığın,yaratımın mı?Eğer öyleyse Ormond'un çocuğu haksız yere sahiplenmesiyle anlatılmak istenen nedir?? ... Sorularım bitmez,ama gelin bana bi el atın,şu dünyada Greenaway'i sevipte anlamayan tek kişi olmadığımı gösterin,veya anlıyorsanız anlatın biz de bilelim...
    Puan: 5
  • Sapık - Psycho

    Güzel filmdir de...

    Kanal 7 de izlenmez be abiler... Banyo sahnesinin içine etmiştir herifler... En son izlediğimde edilmişti en azından....
    Puan: 9
  • Paramparça Aşklar Köpekler - Amores Perros

    Hevesim kursağımda kaldı yav...

    Zuxxide yazılanları okuyunca gaza geldim, yetmedi arkadaşıda gaza getirdim süper film olcak diye... İki kişi gaz gaz tee kadıköy'e kadar indik;mutfağa su almaya gitmeye üşenen insanlarız halbuki... Bu kadar gaza gelince hayal kırıklığına uğramamak elde değilmiş onu anladım ama. Film ne daha önce görmediğimiz bir orjinalliğe sahip, ne de daha evvel gördüğümüz ve beğendiğimiz bir tada; biraz pulp fiction, biraz lola rennt, biraz traffic (oda meksikada geçiyodu, çağrışım yaptı), biraz da "el turco pasaporto" replikli cips reklamı... Titreyen kamera muhabbetide sıkmaya başladı; Von Trier musallat etti başımıza, beceren beceremeyen herkes kullanıyo artık anasını satiim... Evin altındaki fareler ve sıkışan köpek hikayesi çok ilginçti, inceydi; David Lynch filmindeymişiz gibi hissettirdi. Güzel fikir, anlamlı... Ama açıkça söyliyim, filmin çoğunda sıkıldım...
    Puan: 6
  • Meksikalı - The Mexican

    hmmm...

    İzlemeyen okumasin

    Tamam... Film öyle insanın hayatını değiştirecek,mihenk taşı olacak özelliklere,alttan alta verilen olağanüstü mesajlara,alegorik göndermelere,metaforlara sahip filan değil... Öyle gülmekten nefes almaya fırsat bulamayacağımız,yılın komedisi hiç değil... Brad Pitt'le Julia Roberts'ın aşkı Musa ile Sara'nın ki kadar dramatik değil,ve kabul;iki karakter arasındaki ilişki senaristin zorlama çabalarıyla yapılandırılmış,"julia ile brad aynı filmde oynuyor" sloganı fos çıkmasın diye uğraşılmış ve becerilememiş... Ve kabul,yönetmen böyle bir filmin ihtiyacı olan "get shorty" veya "snatch" usülü "şiril şiril" kıvamı yakalayamamış... Amma olaki siz de benim gibi daha çocukluğunuzdan itibaren Sergio Leone hayranı olarak yetiştirilmiş,hatta ve hatta apartman bahçesinde ki bilimum sapı samanı ağzınıza alıp,battaniye ve pikelerin ortasında bir delik açtıktan sonra kafanızdan geçirip kendinize Clint Eastwood formatı vermişseniz,filmin Meksikadaki sahnelerinde tanıdık bir şeytanın içinizi dürttüğünü hissedeceksiniz diyebilirim... Ve yönetmenin senaryonun ihtiyaç duyduğu havaya sahip olmasa da harika yönetimine hayran kalabilirsiniz... Son olarak silahın hikayesini çok etkileyici bulduğumu,ve film boyunca hikayeyi farklı kişilerin ağzından duyupta,finalde gerçek hikayenin verilmesini çok ince bulduğumu söyliyeyim... Sonuçta bir "zamanınız ve paranız varsa gidin" vakasıyla karşı karşıyayız...
    Puan: 6
  • Geçen Yaz Ne Yaptığını Biliyorum - I Know What You Did Last Summer

    taça taça taça taç mi,ay vana fiil dörti

    Konakta mı buyudun cenifer?O ne sanatçı duruşu? O ne star parıltısı? Hmmm.... Film kötü,cenifer güzel... Kötü diyom ama,sinemada birkaç sahnede zıplamadım desem katıksız katışıksız yalan... Ah Cenifer......... Hayal alemimin materiyıl görlü...
    Puan: 5
  • Protesto - La Haine

    laheyun

    Bu filmi 2 sene evvel filan,tek başıma rahatsız koltukları olan bir sinema da izlemiş, belki de o yüzden sıkıcı bulmuş, fransızların beceriksiz olduğu konusundaki önyargımı pekiştirmiştim... Bugün vcd biriminden tekrar izledim,ve sorunun filmde değil ben de olduğu kanısına vardım... Hem vermek istediği mesaj açısından, hem de görsel olarak çok etkilendim... İzlerken aklıma sık sık Türkiye geldi... Delikanlı alemlerine takılıp,'kavga var,gel!' telefonlarını bekleyen arkadaşlarım geldi... Bu arada farkında mısınız? İstanbul'da son 2-3 senedir sokağa çıkmak tedirgin edici bir vesile oldu; zorla ayakkabı boyamak isteyen sokak çocukları;tinerciler; kapkaççılar... Haftada en az 3-4 defa Kadıköy'e inmek zorundayım ve her indiğimde geriliyorum, acaba bu sefer n'olucak diye... Biz hala 'şu ana kadar herşey yolunda' diyeduralım,yere çakılmamıza çok az kaldı gibi... Neyse filme dönelim: Taxi Driver'a gönderme yapmış yönetmen bir sahnede;zaten stil olarakta tamamen Scorsese'yi andırıyor... Mean Streets,Taxi Driver tarzı rahatsız edici bir hikaye;Raging Bull tarzı görsel üslup... Tokat gibi de bir film...
    Puan: 9
  • Akıl Defteri - Memento

    Puan kırmak için çok uğraştım ama...

    İzlemeyen okumasin

    Bir hata bulamadım... Filmin daha ilk planında adamın fotoğrafı sallamasıyla "n'oluyoruz falan oldum yaa"... Sonra durmadan korktum film kötüleşicek diye. Her sahne bitiminde "hah,şimdi film boka batacak" diye düşündüm,negatif elektrik yaydım etrafa... Ama olmadı öyle birşey... Bellek,belleğin gerçekleri saptırması,kimliğini arama ve binbir türlü mesele hakkında ilginç düşüncelerin hepsini bir tarafa fırlatsak,sadece dahiyane (sondan başa anlatımdan değil,bu anlatımın hikayeye yedirilişinden bahsediyorum) anlatımıyla bile "helal" dedirttirdi film... Ve belki de kendi açımdan en zevk aldığım mesele ise,"olağan şüpheliler" veya "john malkovich olmak" gibi örneklerin aksine,film sadece enfes senaryosuna güvenmiyor;aynı zamanda tam hikayeye uygun bir görsellikte yakalıyor... "keşke b.j.m yi Coenler çekseymiş, usual suspectsi nebilem guy ritchie filan çekseymiş" derdim,bu film için öyle demiyorum...
    Puan: 10
  • Final Fantasy - Final Fantasy - The Spirits Within

    Çin işi,capon işi....

    Filmin ilk yarısı bittiğinde salondan sigara içmek için çıkılırken film hakkında bir yorum yapmak gerekir ya eşe dosta...Vallaha benim aklıma gelmedi fazla bişey.Arkadaş gelenek yerine gelsin diye "Bereket memlekette orman yok,biliyosun fantom ormanda 10 kaplan gücündedir..." dedi filmdeki phantomlara itafen. Yeterli bir yorum sayılırdı ama devam yorumlara. Film bilimkurgu sinemasının hatırı sayılır başyapıtlarını hatırlattı ambiyans olarak.Kimi yerde Blade Runner havası aldım,kimi yerde (özellikle başlangıçta) 12 maymun tadı vardı... Senaryo açıkçası bir boka yaramaz idi;gaia maia ayağına hafif mistik hava vermeye çalışılmış,ama bana çok boş geldi.İllaha felsefi animasyon istersem ghost in the shell var piyasada... Şu senaryo boşluğu aslında önemli. Sinir bozucu zira; adamların elinde mükemmel olanaklar ve görsel açıdan olağanüstü yetenekli olduğu besbelli bir yaratıcı takım var.Ama sadece şu 90larda başımıza musallat olan "seyirci sıkılmasın" düsturu yüzünden ellerindeki süper olanakları hibe edip,yalapşap bir senaryoyla yola çıkıyorlar... Acaba yönetmen kısmısı ne zaman iyi bir film yapmanın seyirciyi sıkmamaktan daha önemli olduğunu kavrayacaklar? Acaba zamanında sinemada seyirciyi sıkan Blade Runner'ın bu riski alması sayesinde bugün gelmiş geçmiş en iyi bilimkurgulardan birisi olduğunu öğrenecekler? Acaba ne zaman bu filmde olduğu gibi klişe aşklardan,kendini feda eden zenci kahramanlardan, "aşkın gücüyle" kurtulan gezegenlerden vazgeçecekler? Ama filmi yine de herkese tavsiye ediyorum;hem de normalde hayatta yapmayacağım bir sebep yüzünden: EFEKTLER!!! Ben bööle efekt görmedim arkadaş...Gidin yani... NOT:Aki'yi yerim...Lüleden hemidene...
    Puan: 7
  • Pi - Pi

    Böyle filmler bozuyo beni.

    Hakikatten.Yukarılarda yazan galapagos filmin david lynch'in eraserhead'ine benzediğini söylemiş. Aynen öyle,o filmde acayip rahatsız etmişti beni,hatta bu film yanında pamuk prensesin hikayesi gibi kalıyor. Neyse... Şimdi film esasında -konsantrasyonumun bozulmadığı anlardan kavrayabildiğim kadarıyla- gayet güzel temalarla haşır neşir olmuş. Ondan anlamam,ama şurası kesin ki çok uzun zamandır rasladığım en iyi siyah beyaz görüntü çalışmasına sahip olduğunu söylerim direk. Yine de 3 puanı kırdım,herkese göre bir film değil çünkü bence... Her halükarda bana göre değildi.
    Puan: 7
  • Şampiyonların Kahvaltısı - Breakfast of Champions

    Nerden aklıma geldiyse bu filme yazmak?

    Aslında filme gittiğimde yaşadıklarımı düşünürsek zuxxi tedavülündeki en düşük notu verip, bir de üstüne kan kusan bir yazı yazmam gerekirdi bu filme... 2 kız, 2 erkek, hani şu dingilce buluşmalar felan olur ya. Öyle bir tad verelim, beraber neşeli bir akşam geçirelim, gülelim, ayar verelim motivasyonlarıyla çıkmıştık yola;gelin görün ki film gecenin gerektirdiği ruha pek de uygun değildi... Direk yorumlara geçersek: Bir kere filmimiz kesinlikle "seyir zevki" denen meseleyle aşna fişneye girişmiyor. Efendime söyleyeyim, filmimiz genel olarak "sistem" muhalifi, hatta o döneme rasgelen fight club gibi filmlere oranla çok daha radikal olduğunu söyleyebiliriz bu konuda... Sonra filmimiz seyirci yavşaklığından mahrum olsa da, kimi anlarda, mesela şu anda ismini hatırlayamadığım berduşun yolculuğu sahnelerinde, enfes bir görsel zevk, hatta, evet söyleyeceğim ŞİİRSELLİK barındırabiliyor... Sonuç olarak bence iki günde bir takıp izlenecek bir film olmasa da filmimiz; "görsel düşünmek" denen kavramı, yani olayları inceden inceye anlamayanlara anlatan diyaloglar yerine, okunması gereken görüntülerle anlatmak denen, sinemayı resime yaklaştırdığı düşünülen kavramı, iyi uyguladığı için, sinemaya gerçekten meraklı herkesin birkez olsun izlemesi gereken bir yapıt... Ama uyarayım, hamburger değil filmimiz... Ham yapınca bitmiyo.
    Puan: 7
  • Cube - Cube

    Gayet güzel

    İzlemeyen okumasin

    Bir kere fikir çok hoşuma gitti: Hiçbir açıklama yok. Neden orada oldukları, kimin onları küpün içine soktuğu bu tür soruların hiçbirine direk bir cevap sunmuyor film. Ama bunu sadece şekil olsun diye değil, bir amaç için yapıyor film. Nasıl ki "Değişim"de Gregor Samsa'nın neden böceğe dönüştüğü hakkında bariz bir sebep verilmiyorsa, cube'dede gözümüze sokulan bir sebep yok. Gregor Samsa kendisine ve dünyaya yabancılaşmıştır. O yüzden bir sabah böcek olarak uyanır. Cube'deki karakterlerde kendilerini aniden kübün içinde buluyorlar. Neden? Film bu sorunun cevabını seyirciye bırakıyor, "karakterler ve durum burada, sizce neden?" diye soruyor... Uzun uzadıya analizlere girişilebilir bu film hakkında, ama beni aşar, kasmaya gerek yok... Ama yine de çok iyi bir film değil cube. Bir kere oyunculuklar kimi yerlerde fazla sırıtıyor, özellikle zenci elemanın oyunculuğu... Keza yönetmende kimi yerlerde mizansenini çok iyi kursada, kimi yerlerdede çuvallıyor... Yinede değişik ve izlenesi bir film Cube, tavsiye ederim cümle aleme...
    Puan: 7
  • Örümceğin Maskesi - Along Came a Spider

    Ankara ve Ankaralılar

    Oğlum size sesleniyorum buradan: Biz sizden üstünüz,tamam mı? Barlarınıza gittim, güzel semtlerinizi gezdim, sinemalarınızı gördüm, ortamlardan ortama koşturdum... Peki şöyle deniz kenarında balığımı yiyip, rakımı atmak istediğim zaman nerelere gideceğim burada onu söyleyin bakalım? Veya sizin buradan 15 dakika içinde avrupaya gidebilir miyim? Ha??? Hem gidip Allahın taşra kentinde yaşıyorsunuz, hem de kasım kasım kasılıyorsunuz... Nereye gittiysem şu ana kadar Ankara sınırları içerisinde, insanların hepsinde bir "kaf dağında yaşıyorum, uzak durun benden" tavrı gözlemledim. Oooğlum, İstanbul'a yılda kaç turist geliyor biliyor musunuz? Sizin nüfusu sonsuz+1 le çarpsam belki rakamlar hakkınızda bir fikriniz olur. Herneyse zaten sinirlenmişim Ankaralılara, belki ortamdan kendimizi sıyırırız motivasyonuyla yine İstanbul'lu olmanın ayrıcalığını kalbinde, sorumluluğunu omuzlarında taşıyan bir arkadaşla beraber kendimizi sizin bizimkilere oranla ibiş kalan sinemalarınızdan birine attık. Şansımızada bu film düştü-zaten her film gelmiyor sanırım buraya, gelse de bize oranla daha geç geliyor... Neyse şimdi filmle ilgili yorumlara geçersek: Arkadaşlar filmi sıkılmadan izledik,onu evvela belirtelim.Yani notumuz 5 ama film çok kötü değil. Tek sorunu, bildiğimiz bir türün vasat bir örneği olmasıdır bu filmin, ki sevdiğimiz de bir türdür bu tür. Se7en çıkmıştır bu türden ne de olsa. Ve Morgan Freeman'ı dedektif olarak görmek yukarılarda bir arkadaşın dediği gibi hoşumuza gidiyor. Ama ne bir orjinalite, ne hakkaten geren bir suspense var. Onun yerine zorlama sürprizlerle dolu yalapşap bir senaryo ve pek vasat bir yönetim var... Yine de benim gibi türün sevenleri için tamamen de vakit kaybı sayılmaz bu film. Vakit ve para varsa gidilir yani...
    Puan: 5
  • Vücut Dili - In & Out

    Suya sabuna dokunmadan komedi.

    İzlemeyen okumasin

    Çok komik bu film. Hani ailece oturup izlenecek filmlerden. Önemli mevzuatını epeyce tozpembe aktarıyor. Ama asla basitleşmeden. Sırf Matt Dillon'un filminden kareler gösterdikleri sahne veya finaldeki "ben yaptım!" tribi için bile izlenebilir. Çok klasik olacak ama "keyifli bir akşam" geçirmek için birebir...
    Puan: 7
  • Bir Avuç Dolar - Per un pugno di dollari

    Off beaa!

    Japon bir yönetmenin filminden uyarlama, İtalyan bir yönetmen imzalı, İspanya'da çekilmiş ve Meksika sınırında geçen bir Western olarak herhalde kültürel açıdan bu kadar aklı karışmış bir film daha yoktur -belki türk kovboy filmlerini tenzih edebiriliz bu hususta... Kültürel olarak karışık veya değil, süper filmdir kendileri; hatta bence orjinal Toshiro Mifune'li versiyondan bile iyidir. Toshiro daha karizmatiktir tabii ki ,ama hikaye western dünyasına daha iyi uyuyor... Küçükken siz de evdeki battaniyelerin ortasını kesip kafanızdan geçirdiniz mi? Birini tehdit etmek için pardesü veya ceketinizi yana doğru çekip belinizdeki silahı gösterme isteğiyle yanıp kavruldunuz mu? İşte bütün bu nafile isteklerin sorumlusu bu film ve devamlarıdır. Bize daha laf düşmez, izleyin...
    Puan: 9
  • Requiem for a Dream - Requiem for a Dream

    Haydaa,bu film yoktu buralarda?

    İzlemeyen okumasin

    Neyse, madem artık var, bir yorum yapmak boynumuzun borcudur... Filmi almak için VCDciye paraları sayarken aklımdan geçen nasıl bir filmdi? Kesinlikle böyle bir film değildi bir kere. Filmi benden evvel izlemiş olan arkadaşların verdiği gazla aklımda snatchvari bir imge oluşmuştu bu filmle ilgili... Müzik kullanımından sıkça bahsediliyordu, videoklip estetiği deniyordu... Bende kafamda ona göre kurmuşum filmi, snatchvari, hadi olmadı bu kadar övüldüğüne göre fight clubvari bir iştir diye düşünmüşüm... Siz sakın bu hatayı yapmayın,çünkü filmin bu bahsi geçen filmlerle alakası yok... Film kısaca gelecekte bir birey olmak, sayılmak, varlığının kabul görmesini sağlamak isteyen birkaç insanın koşut hikayesini anlatıyor. Anne karakteri TV.de çıkmak ve "we got a winner!" cümlesinin nesnesi olmak ister, yalnızlık içinde oğlu ve komşularıyla geçen hayatında insanlar tarafından özenilen birisi olmak ister. Oğul ise sokaklardan kurtulup kendisine iyi bir yaşam kurmak ister, yasadışı yolları kullanmak pahasına. Öncelikle şunun altını çizeyim: requiem for a dream bugüne kadar modern hayat üzerine kurulmuş en sert cümleleri kurarak konuşuyor... Yalan hayaller üzerine geleceğimizi kurduran, sonra bu hayalleri başımıza yıkan sisteme karşı acımasızca saldırıyor aronofsky. Annenin krize girmiş bir halde televizyon binasına girdiği sahne bana özellikle çok manidar geldi: Televizyon çalışanları "winner"lardan oluşan sahte bir dünya kuruyorlar, ve gerçek dünyadakilere neyin ideal, neyin ise "loser işi" olduğunu söylüyorlar. Ve kadının binaya girdiği sahnede aronofsky sanki "kendinizi soyutlayamazsınız, sanal dünyanız buradan uzakta ama siz bu dünyada yaşıyorsunuz" demek istiyor... Neyse anlatabildiğimi zannetmiyorum. ama en azından denedim... Bir yerlerden bu filmi edinmeye çalışın derim son söz olarak...
    Puan: 9
  • Yurttaş Kane - Citizen Kane

    Marjinal olmayalım

    Eğer bugün vizyona giren herhangi bir filmde bile bu filmden izlere raslayabiliyorsam... Eğer Goodfellas, Fight Club, Velvet Goldmine gibi sevdiğim filmler baştan sona yurttaş kane kokuyorsa... Eğer Kubrick Shining için kurduğu oteli Kane'in malikanesinden etkilenerek kuruyorsa, ve Federico Fellini Welles'le karşılaştığında "ustamla karşılaşmak gibiydi" diyorsa... O zaman özenti olurum, herkes öyle diyor diye öyle derim, güce taparım, sürüye katılırım ve 10 puanı tak diye basarım, buyrun:
    Puan: 10
  • Büyük Hesaplaşma - Heat

    All Stars

    Şimdi ben bu Al Pacino'yla sokakta karşılaşsam, ve tek kişinin geçebileceği bir kaldırımda yanlışlıkla (hümmee haşa, bilerek mi olacaktı bide?) yolunu kessem, o da bana "çekil kenara lan kılkuyruk!" dese, ben tartışma çıkarmam, "buyur abi" derim... Ha keza Robert'ede aynı tavrı koruyarak yaklaşır, yanlış bir hareket yapmamaya çalışırım, öyle saygım vardır bu ikiliye. Michael Mann desen, Amerika kıtasından gelen filmlerde ismini itinayla takip ettiğim sayılı yönetmenlerden biridir, severim...(Ama ona ezdirmem kendimi. Hatta keyifli bir günümdeysem sokakta görsem arkasından yaklaşır parmaklarımla belinin iki tarafına vurur, zıplatırım turşuyu-ha Pacino'yla aynı durumda karşılaşırsak o zaman "hey maykıl, yandan kaykıl" diye espri bile yapabilirim, ama anlamaz herhalde) Hal böyleyken, bu filmi izlememek ayıptır, günahtır... 4-5 kere fırsat buldum izlemeye, her seferinde sıkılmadan izledim sonuna kadar da; Karakterler iyi, oyuncular gerçekten çok iyi ama bence asıl star Michael Mann... Sonuç olarak muhakkak izleyiniz derim efendim, şu ana kadar izlemediyseniz...
    Puan: 9
  • Kod Adı Kılıçbalığı - Swordfish

    Al sana başlık!

    İzlemeyen okumasin

    Sinemadan çıkıp eve gelene kadar durmadan aklımda neler yazsam acaba bu filme diye düşündüm... Her film için düşünmüyor insan zuxxi başında vakit tüketmeyi, ama bu film bitip ışıklar yandığı andan itibaren aklımda bir sürü cümlecikler oluştu... Kimilerine güldüm bile, arkadaşa söyledim o da güldü... Yani çok güzel, ve arkadaş onaylı espriler yapacaktım hesapta... Ama bir geldim eve,yok! Bitti, gitti bütün heves!... Şimdi öylesine aklıma geliverenler: -Yönetim kimi yerlerde, özellikle başlangıçtaki patlama sahnesinde sadece "şov" yapmak için kimi numaralar yapıyor, filmi ucuzlaştırıyor bu tür işler... Onun dışında görüntüler baştan sona çok özenli, iyi yapılmış. Yine de Dominic Sena'nın ismini yazdıktan 5 dakka sonra unuturum herhalde; Hollywood'da onun yaptığını yapabilen çok adam var zira. -John Travolta'ya ısınamadım bu rolde. Ben onu Vincent Vega olarak tanıdım ve sevdim, ibiş ve sevimliydi orada; pek vandal, pek destüraktif olmuş, gitmemiş... -Kaç yıldır bilgisayar kullanıyorum, daha bir itliğim görülmemiştir; özendim hekırcı abilere, hepside manken gibiydi maşallah... "Yok mu lan alemde zırtapoz tipli bir hekır?" diye isyan ettim, arkadaş "bizim bi hekır tanıdık var, herifte na böyle göbek var!" der mi acep diye bi baktım, yok demedi bişii... Göbekli hekır aranıyor... -zuxxi yorumlarında "Olur mu lan öyle iş? Nasıl kaldırdı o helikopter o otobüsü, karınca mı lan bu ağırlığının 50 katını kaldırsın?" diye atlayacak mantık manyakları var mı diye baktım, göremedim, sevindim. Gözden kaçırmamışımdır inşallah... -Yukarılarda "120 biti nasıl kırıyor o adam?" diyen bir arkadaş vardı galiba... Hekırlıktan anlamam da arkadaş, "O adam" dediğimiz kişi belli ki bu işin okulunu okumuş, diplomasını almış! Bilgisayar başındada öyle fanatikti ki inandım ben şahsen. -Halle Berry'e bugüne kadar hakettiği ehemmiyeti göstermemişim, feci şuh bakışlıymış. Vücudu da güzel. Tam bana göre, tez zamanda yazılayım diyorum... -Sonuç olarak filmin geneline homojen olarak yayılmış güzel yönetimin,ve Halle Berry'nin hatırına filmin Amerikan'ın dünya jandarmalığını haklı çıkaran gülünç fikirlerini görmezden geliyorum, vizyonda başka film olmadığı için de tekrar gitmeyi düşünüyorum...
    Puan: 6
  • Lara Croft - Tomb Raider - Lara Croft - Tomb Raider

    Pek kötü,amma eğlenceli...

    Veya biz yarattık eğlenceyi... Ön sıralara yerleştik, sinema eşrafını rahatsız etmeyelim dedik; iyi de ettik. Çünkü full interaktif izledik filmi, güldük, yorumladık; hatta finale gelindiğinde As sineması halk dansları topluluğu oluşturduk, 4 kişi oturur pozisyonda halay çektik. Angelina'nın dansederken kameraya dönüp birden göz kırpan Vatan Şaşmaz gibi göz kırptığı sahneler, banyo yaptığı sahneler Erdoğan Sevgin tarafından manevi evlat ilan edilmesini sağlayacak kadar güzeldi, sweet idi, komik idi. Ha onun dışında film nasıl? Bayık bir aksiyon, artık görmekten sıkıldığımız, böğürmek istediğimiz "mükemmellieyette" sinematografi, vasat çekilmiş ve heyecan içermeyen aksiyon sahneleri, ve uzak durmak için onlarca sebep daha... Sadece Angelina'nın memelerinin hoplayışını teşhir etmek, "memeler başkaldırmış ,kavuşmuyor dügümeler!" hissiyatı yaratmak için çekilmiş kimi planlarda, ve bir de büyük bir heyecanla yıkananın Angelina olmasını dilediğimiz, ama sonra hezeyanla herisın ford bozması başka bir arkeolog olduğunu idrak ettiğimiz ikinci banyo sahnesinde gülmekten yarıldık (ikinci durumda hümmeli diye çağrılan bir arkadaşın attığı şen kahkaha sinemaya neş'e kattı). İşte böyle bir filmdi, gitmeyiniz, gelecek hafta gelecek iki güzel filmi bekleyiniz bence (Ferzan Özpetek'in ve Wong kar wai'nin filmleri). Olura gittiniz, yanınızda arkadaşlarınız olsun, ve kendini pek ciddiye alan bu filmi siz ciddiye almayın.
    Puan: 3
  • Aşk Zamanı - Hua Yang Nian Hua

    Enfes

    Festival kapsamında bir kere izleyip hayran kaldım, sonunda hasrete dayanamayıp videosunu ısmarladım bu filmin. Neden? Külliyatını ezberlediğim, filmlerini defalarca izlediğim Wong Kar Wai efendinin son ve en güzel filmidir de o yüzden. Filmi izleyip çıktığımda aklıma gelen ilk kelime "tutarlılık"tı. Mantıksal tutarlılık, konunun tutarlılığından bahsetmiyorum. Görüntülerin, yönetimin tutarlılığı. Başından sonuna kadar belirlenmiş bir mizansene uyuyor Wong Kar Wai, ve filmin hiçbir saniyesinde yadırgayacağınız bir tane bile plan koymuyor sahneye. Ve sonuçta öyle garip ve elektrikli bir film elde ediyor ki, bırakın sevişmeyi, öpüşme bile olmadan "dokuz buçuk hafta" hissiyatını yaratabiliyor; Maggie Cheung'un yolda yürümesini bile bütün bir Meg Ryan filmografisinden imtina ettirebilecek güzellikte çekebiliyor; ve en nihayetinde seçtiğim nickin ne kadar isabetli bir karar olduğunu ispatlıyor. İstediğim kadar iyi ifade edebildiğimden emin değilim; kısaca şöyle diyeyim: Eğer ki sinemaya hakettiği değeri ve zamanı veren insanlardansanız; bu filmi sakın ola kaçırmayın. Eğer ki "Aşk filmi" deyince aklınıza Ben Afleck ile Sandra Bullock'un "önce nefret, sonra aşk" klişeli saçma salak filmleri geliyor ise uzak durunuz. Birbiriyle oynaşan, esprili, şen şakrak ve yapay genç aşıklardan ziyade; söylenemeyen, dile getirilemeyen duyguların iç sıkıntısını içinde barındıran filmleri tercih ediyorsanız; "İn the mood for love" sizi bekliyor...
    Puan: 10
  • Cahil Periler - Le Fate İgnoranti

    Hayal kırıklığı

    İzlemeyen okumasin

    Hayatımıza "magic box" ismiyle girmiş, ve geçen zaman içerisinde ismini hep refresh etmiş star televizyonunun "inter star" olarak evlerimize teşrif ettiği zamanlarda, bir ana haber bülteninde zamanının olay yaratan "anahtarlık laseri" zamazingosu çok yaratıcı bir şekilde kullanılmış idi... "Acep ne tür bir hinlik ile bu alete haber değeri bahşedebiliriz?" derdindeki işgüzar haberciler, karanlık bir perdeye laseri yansıtmış, önce yavaş yavaş, sonra gitgide hızlanarak laseri hareket ettirmiş ve: "İstanbul semalarında UFO dehşeti" şeklinde haberi sunmuşlardı... Filmde, Massimo'ya arabanın çarptığı sahnede aklıma bu olay geldi nedense; bir oraya, bir buraya savrulup durdu adamcağız... Aslında neredeyse bütün öğeleriyle dört başı mamur bir film söz konusu olan. Yani,İtalya'dan gelmiş olan herhangi bir film olsa 7 verebilirdim belki de. Ama filmin yönetmeni yeni Türk sinemasında Reha Erdem ile beraber en umut verici görsel standartları yakalamış olan Ferhan Özpetek olunca, epeyce hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim. Evet, biliyoruz, ipnelerde insan. Evet, biliyoruz, onlarında aşkları, sevgileri, umutları, falan feşmekanları var. Ama bunlar ve "iç burkan" sahneler, Almodovar'ın enfes melodramı "Annem hakkında herşey" de çok daha keyif verici bir şekilde işlenmişti. Ferzan Özpetek'in diğer filmlerine göre görsel açıdan çok daha sade, ama bir o kadar da fikrimce vasat bir film. Hikaye beni sarmadı, saramadı; yine de sıkılmadan izledim o ayrı. Fazla iddialı konuşmak, filmi kötülemek istemiyorum yine de. Gidiniz...
    Puan: 6
  • Yapay Zeka - A.I. Artificial Intelligence

    jigolo joe, what do you know?

    Nedense aklıma Otomatik Portakal'ın Alex'i geldi direk, Jude Law'u görünce. Danslar, teatral oyun filan, becerikli oyuncuymuş, tebrik ettim. Film Kubrick ile Spielberg arasında bir yerde sıkışmış kalmış. Yani "E.T." ile "2001" arasında biryerlerde. Kubrick Spielberg'i frenleyip, soğukkanlı bakmaya zorlamış, Spielberg bir yere kadar kendini tutmuş, sonra dayanamayıp Teddy'i koymuş sanki. Genel olarak epeyce beğendim filmi; annesinin sevgisini kazanmak için uğraşan çocuk, pinokyo göndermeleri son kerte anlamlı geldi bana. Hepsi bir yana Spielberg'in anlatımı mükemmeldi; sinemayı bilen, hayalgücü yüksek bir herif bu. Her zaman zevkli yaptıklarını izlemek; Schindlerin Listesi gibi saçmalıklardan vazgeçip kendini fanteziye vermeli bence... Sonuçta Kubrick çekse çok daha ilginç birşeyler olabilirmiş gibime geliyor, ama buna da şükür diyorum. Ustanın kemiklerini sızlatacak bir sahne bile çekmemiş Spielberg...
    Puan: 8
  • O da Beni Seviyor - O da Beni Seviyor

    İzlemeyenler okusun!

    Aslında filmi izlemiş (ve beğenmiş) arkadaşlar için yukarıdaki yorumun gerçektende yeterli olduğunu düşünüyorum. Tek satırda film hakkındaki bütün fikrimi özetlemiş arkadaş. Ama filmi izlememiş olanlar için birkaç satır karalayalım ki, eğer gideceklerse, ne bulacakları hakkında fikir sahibi olsunlar. Çocukluğumuzda okuduğumuz "4 afacanlar: muaceralı tatil" serilerinden, Kurosawa'nın "Ağustos'ta rapsodi" sine kadar sıkça karşılaşıp, artık aşina olduğumuz, ve benim kişisel olarak çok sevdiğim bir hikaye kalıbından mükellef bir senaryoyla yola çıkılmış; şehirli küçük kız (veya erkek), köye gider, köy yaşamına alışmaya çalışır. Bu kalıptan, özellikle küçük kız rolündeki Ece Ekşi'nin performansınında etkisiyle çok güzel bir film çıkarıyor Barış Pirhasan. Enfes görüntülerle yansıttığı köyün doğası ve insanları, insanda orada olma isteği uyandırıyor, müzikler çok güzel, hikaye dokunaklı ama melodramatik kesinlikle değil. Filmde en çok hoşuma giden ise, zuxxi-geyksten fırlamış gibi duran kimi ayrıntılar. İpucu vermeyelim ama... Bu arada filmde bana ilginç gelen diğer bir mesele,sinemadaki bayanların bazı sahnelerde kıkır kıkır gülmeleri oldu."Sadece bayanların anlayacağı birkaç ayrıntı,espri filan mı koyulmuş?" diye düşündüm,kendimi dışlanmış hissettim.Olabilir yani... Kötü yanları yok mu? Var... Misal kimi yerlerde hiç susmayacağını zannettiğim, güzel olmasına rağmen fazla kullanılmış olduğunu düşündüğüm müzik. Senaryonun tempoyu düşürme riskinden kaçındığı için kimi yerlerde palaspandıras ilerlemesini kapıyor hesapta Barış Pirhasan bu müzikle. Halbuki temposunu biraz düşürüp, o köyün sakin havasına uyan bir ritm tuttursaymış, filmini bir başyapıta dönüştürebilirmiş... Yine de "O da beni seviyor" kesinlikle görülmesi gereken, izlerken utanmayacağınız bir türk filmi olmuş. Kaçırmayınız derim.
    Puan: 8
  • Maymunlar Cehennemi - Planet of the Apes

    Vasat

    İzlemeyen okumasin

    Filmin orjinalini izlemedim, bu versiyonu ise pek vasat buldum, yorum yapmayacağım... Sadece filmin finalinde fezadan gelen mekiğin içinden Zekeriya Beyaz'ın çıkma ihtimalinin bizi yerlere yıktığını belirtmek isterim. Düşünsenize, bütün o karmaşada savaşın orta yerine iniyor, herkesin gözleri mekikte, kapak açılıyor ve... Zekeriya Beyaz içerde, ellerini göbeğinde kavuşturmuş gevrek gevrek sırıtıyor! Hatta sırıtmıyor, kapı açılır açılmaz başlıyor maymunların kumandanına bağırmaya "Evrim aldatmacadır, insanları kandırmaya uğraşıyonuz siz, hedehödöhey!" diye. Gözleride iyiden iyiye şaşılaşıyor... Yine gülüyom ben, bitireyim en iyisi.
    Puan: 5
  • Büyük Adam Küçük Aşk - Büyük Adam Küçük Aşk

    Karmaşık duygular

    İzlemeyen okumasin

    Çok büyük umutlarla gitmedim bu filme. Aklımda zaten bir resim oluşmuştu nasıl olacağıyla ilgili. Beklentilerim yüksek değildi,ve tam da beklediğim gibi çıktı esasında. Vasat değil,güzel değil,ortalarda bir yerlerde. Bir kere karakterlerin kötü yaratıldığını düşündüm; külyutmaz bir devlet, cumhuriyet simgesi olarak tasarlanmış Rıfat Bey, fazlasıyla katı, anlamsızca katı geldi bana; dolayısıyla bu anlamsız katılığından yumuşamasıda bir o kadar yapmacık, zorlama gibi duruyordu. Hejar, insanın yanaklarını sıkasını getirsede fazlasıyla göze sokulmuş. Sanki bu bahsettiğim yanak sıkma isteği körüklenmek, azdırılmak istenmiş; küçük kızı fazla göze sokmuşlar, bir yerden sonra manipüle edildiğimi, duygu sömürüsüne başvurulduğunu hissettim. Filmin bahsettiği şeyler, mesajı zaten aklı başında olanın destekleyeceği şeyler, ama bu konu böylesi duygusal (hatta duygu sömürücü diyeyim) bir yolla mı işlenmeliydi? Birkaç sene evvel, yine kürt sorununu deşen "Güneşe Yolculuk" bu film yanında bir Kubrick filmi kadar soğukkanlı duruyor mesela; öyle desem sanırım kafanızda bir resim oluşur... Filmin zanaatkarlığına gelirsek; görüntülerin, ışıklandırmanın kalitesi dünya standartlarında; ama... Aynen Ferzan Özpetek'in son filminde olduğu gibi; bu görüntülerde karakter yok! Vasat bir Hollywood filmi yönetiminden, bir Rob Reiner filminden farkı yok. Ha "Bu da bir gelişmedir!" diye düşünenlerdenseniz, farklı düşünüyoruz derim. Kendi adıma Rob Reiner ışıklandırmalı vasat bir yönetim izleyeceğime, düşük bütçeli ama her tarafından karakter fışkıran bir Zeki Demirkubuz filmi izlemeyi yeğlerim. Kamerayı koyacağı yeri, planı keseceği zamanı formüllere göre değil, sezgilerine göre belirleyen insanlar çok daha çekici geliyor bana, ve türk sinemasının ilerleyişini de "Büyük Adam Küçük Aşk" gibi ciddi konulara değinmeye çalışan Hollywood'dan etkilenmiş melodramlarda değil, Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz gibi kendi kişisel dünyalarını kurup, onlardan ödün vermeyen yönetmenlerde, anlayışta görüyorum. Yine de, benim düşüncelerim bir yana, Sezarın hakkı diğer yana; dört başı mamur, küçük kusurları dışında vasat üstü olan bir filme haksızlık edecek değilim, üstelik ortalıkta Sinan Çetin gibileri dolanırken, bu filmin cesaretini ve kalburüstü kalitesini öpüp başımıza koymalıyım sanırım. Uzattım, bilmiyorum yazıda elle tutulur bir fikir var mı? Aklıma geldiği gibi yazdım, sonradan utanmam inşallah...
    Puan: 6
  • Kurtların Kardeşliği - Le Pacte des Loups

    Ortalaması 7 olabilecek bir film değil bu ama yahu!

    Kamerayı iki hızlandırıp bir yavaşlatmaktan mürekkep bir fışfış efekti bulmuşlar, ortamları güzel ışıklandırıp, sebepli sebepsiz kamerayı maymun etmişler, senaryoyu sktir etmişler, zuxxi ahaliside " fransadan gelen bir renk, bir doku!" şeklinde havaya girivermiş nedense direk. Halbuki ben sinemada çok sıkıldım. Fışfış maymunluğunun yanı sıra, ses efektlerinden had safhada rahatsız oldum: Yumruklar, silah patlamaları, düşmeler-kalkmalar hepsi aynı "küüt!" sesini çıkarıyor! Allahın botanikçisi,doğa bilimcisi, çiçekleri böcekleri koklayacağına karate yapıyor, kızılderili suratına sürdüğü iki yağlı boya ile "gaia ile bir oldum, sırtım yere gelmez artık" deyip karate yapıyor... Yapsın, bişey demiyom ben, türlerin birleşmesine karşı değilim ki. Ama burada hiç olmamış be abiler; film türleri kaynaştırmak yerine bir türden diğerine atlıyor, şarkısına elektro gitar koyan Orhan Gencebay'ın "Ben rockçıyım, muhalifim!" hezeyanlarına dönüşüyor bir süre sonra. Halbuki adamakıllı bir "Hayalet Süvari" şekli yakalansa, gizemli bir dedektiflik öyküsü anlatılsa dönem tadlarıyla öpüp başıma koyardım ben... Ama bu yol seçilmemiş, hatta hiç bir yol seçilememiş, her yola az bir girip, sonra geri dönülmüş, ortaya avare kasnak dolanan şaşkaloz bir film çıkmış; 3 saate yakın zamanıyla seyircisine ooeeh! çektiren bir film hemidene. Vaktinizi daha akıl fikir sahibi, ne istediğini bilen filmlere ayırmanızı tavsiye ederim kendi adıma...
    Puan: 4
  • Yazgı - Yazgı

    Yazgı

    Albert Camus'nün kitabını ne yazık ki okuyamadım. Ama Zeki Demirkubuz konusunda tecrübeliyim, üstelik sadece tecrübeli değil fanatiğimde. Zira kendisinin türk sinemasının en karakterli, en iyi filmlerini yapan adam olarak tanıdım, bildim. Bu filmde, aynı bağlamda karşıladı beklentilerimi elbette, kitabı okumamış olmama rağmen. Tabi diğer Demirkubuz filmlerine göre daha az karanlık gözüken ve daha doğrusal bir hikayesi var. Ama derininde en az onlar kadar karanlık ve depresif bir film. Demirkubuz gitgide sinemasını soğuklaştırıyor, daha mesafeli bir tavır takınıyor sanki. Diğer filmlerindeki biçimsel oyunlardan bile isteye kaçınıyor, sanki kamerayla bir numara yapmaktan, şaşalı bir görüntü çekmekten utanıyor, seyirciye haz verecek (hazdan kasıt basit, geçici bir zevk) her türlü öğeyi uzak tutuyor filminden ve hikayesinden. Ve filmin başkarakteri, izlediğim bütün Demirkubuz filmlerinde olduğu üzere, ama bu sefer çok daha vurgulanmış bir şekilde, kayıtsız, pasif, izleyici konumundaki orta yaştan biraz daha genç bir erkek. Zeki Demirkubuz'un alamet-i farikası oldu bu artık... Söyleyelim, film yavaş yavaş ilerliyor, ben kendi adıma sıkılmadım ama birçok kişinin sıkıntıdan bayılacağı kadar yavaş bir film bu. Ama yeterince etkili, yavaşlığının ödülünü verende bir film aynı zamanda. Sevmediğim yanlarıda oldu, kimi diyaloglar fazla kitabi, gerçekdışı duruyordu; misal finalde savcı mıdır nedir, devlet görevlisiyle yapılan konuşma; her ne kadar içeriği ilginç olsada... Bugün nedense çok cömertim, az sonra moulin rouge'a da 10 vereceğim mesela, buna da 8 veriyorum. Masumiyet onluk, Üçüncü Sayfa dokuzluk, bu ise sekizlik. Ama üçü de çok iyi filmler...
    Puan: 8
  • Kırmızı Değirmen - Moulin Rouge!

    Şok guzel

    Ne raslantıysa, bende bu filme zuxxi üyelerinden seçmece yaparak beraber gittim. Üstelik sinepop farkının, tecrübesinin yaşanmasını benim kararlılığım ve azmim sağladı. Film çok güzel, üzerine söyleyecek fazla birşey bulamıyorum. Beklentilerim, daha fragmanını gördüm göreli çok yüksekti; hayal kırıklığına uğrayacağıma emindim neredeyse... Ama öyle bir çarptıki film beni, bendinden taşan görüntülere, kulakların pasını silen müziklere hayranlık içerisinde bakakaldım sadece. "Sinema bir sirktir" diyen Fellini bu panayırı, coşkuyu, çığrından çıkmışlığı görseydi "dememiş miydim?" diye gevrer, Luhrman'ı manevi evladı ilan eder, Erdoğan Sevgin'lik yapar, "Helal olsun Bazz sana!" şeklinde çığırırdı... Çok sevdim, birkaç kere daha gitmek için sıraya girdim. Onun dışında Baz Luhrmann'ın ismi kesinlikle beynimize kazındı, filmografisini takip etmek farz oldu, o renkli, fantastik dünyasının içinde kendini kaybetmenin tadının bir daha bulunamayacağının korkusu yaşandı. Nicole Kidman ilk defa, Ewan McGregor ise her zamanki gibi beğenildi. Güzel bir tecrübeydi, güzel bir filmdi. Kaçırmak eşşekliktir, köfteliktir...
    Puan: 10
  • Kayıp Otoban - Lost Highway

    Bir garip yapıt

    Şimdi ben David Lynch'i seven güruhtanım, evvelden belirteyim. Ama derseniz ki "Nesini beyeniyon gudubet herifin?", elle tutulur bir cevap alamazsınız, kıvırırım,laf kalabalığı yaparım... "Ben David Lynch'i anlamamayı seviyorum" diyebilirim mesela, ama daha oturaklı bir cevap, özellikle söz konusu film için "Anlamaya uğraşmıyorum, takılıyorum sadece!" olur. Geçenlerde bir kitapçıda sırf bu filmle ilgili yazılmış bir kitap gördüm, psikoloji filan diyodu, okudum azıcık, ondan da birşey anlamadım, yerine koydum (daha fazla okusaydım mağaza çalışanları yanıma gelir, laf eder diye korktum birde, vakit olsaydı kesin anlardım!)... Hala dişinizin kavuğunu doldurur bir Lynch'i sevme sebebi arıyorsanız bu yazıda; boşuna okuyorsunuz. 2 sene filan evvel izlemiş, evde o esnada yalnız olduğumdan alabildiğine tırsmıştım, aklım karışmıştı. Sadece o kadar diyebiliyorum ben. Birde sevdim, ama neden bilemedim diyorum. Aşkta böyle değil midir zaten? (Çok şiirsel, çok vurucu bir final oldu, gurur duydum kendimle)
    Puan: 8
  • Sayılarda Boğulmak - Drowning by Numbers

    Ön izleme ekranı hezeyanı

    Uğraştım yazdım birşeyler, ön izleme ekranına geldim, baktım mesaj var, mesaja gittim, unuttum göndermeyi... Bir sürü şey yazmıştım halbuki. Şimdi heves kaçtı,şunları diyeyim sadece. Zuxxi-Sinema'da istediğim filme ve yönetmene dilediğimce atıp tutma hakkım olsa, ve ben bu hakkı tepe tepe kullansamda, bir Greenaway filmine yorum yazarken destur çekerim, "Ne haddime?" diye bir düşünürüm. Zira amcanın filmografisini elinden geldiğince izlemiş bir insan olarak kendisinin yarattığı "Aşçı,Hırsız.." veya "Baby of Macon" gibi mucizeleri gördüm.Ve anladım ki, hakkında ileri geri konuşmak için henüz biraz yetersizim. Dolayısıyla bu film hakkında (ki fanatikleri olan bir Greenaway filmidir, Türkiye'de de var bu fanatiklerden) tek diyebileceğim, ben 7 puan verecek kadarını alabildim Greenaway amcadan, o kadarını sevebildim ben. Cnbc-e "Aşçı,Hırsız.."ıda yayınlasa da film görse yurdum insanı...
    Puan: 7
  • Üçüncü Sayfa - Üçüncü Sayfa

    Bir daha izlemek nasip olur mu?

    Başak Köklükaya denen varoluş harikası bayanın varlığı bile izlemek için gerek ve yeter sebeptir bu filmi; ki sebebi bundan ibaret tutmakta aymazlık olacaktır. Zira fazla şov yapmadan, ama kesin bir tavırla, üslupla hareket eden harika bir yönetmenlik,s üper oyunculuk (özellikle Başak Köklükaya demek isterim bu noktada) ve şaşırtıcı, sürükleyici bir hikayede vardır bu filmde. Masumiyet filmindeki o garip, romansı tad yoktur. Masumiyet'teki gibi karakterlerin geçmişini hiç göstermeden hissettirme, geçmişleriyle varetme çabası yoktur çünkü. Ama Masumiyet zaten bir başyapıttır ve her filminde kendini aşması beklenemez bir yönetmenin. Ama çıtayı hiç düşürmemesi, her filmine karakter, üslup katmasıyla tanıdığım ve hayran kaldığım Zeki Demirkubuz'un kendi adıma en severek izlediğim filmidir. Not:Sevgili Başak, zuxxi okuyorsan buradan sana seslenmek isterim. Fazla param pulum yok (olacağıda yok) (ama zuxxide bilirkişiyim, yazdığın yazılara yayınlansın oyu veririm, iltimas sahibi olursun, kıyak geçerim). Gerçi biliyorum, sen maddiyattan ziyade maneviyata önem veren bir insansın; o yüzden çekinmeden söylüyorum; kadınım ol!Yarenlik et bana hayat yolunda. Mesajını hevesle bekliyorum. Sevgilerimle. Caponsever...
    Puan: 9
  • Şellale - Şellale

    Paramı geri istiyorum!

    Film vizyona girmeden evvel Nurgül Yeşilçay soyundu diye binbir gürültü koptu. Kendiside çıktı demeçler verdi "Rolüme inandım, yönetmene inandım, şuna inandım buna inandım ooeeh.." diye. Gittik filme, finalde 3 saniye meme uçlarını gördük, "bu kadar mı inançlısın sadece Nurgül" deyiverdik. Halbuki filmin başında Fikret Kuşkan'ı pipisine kadar gördük, anatomisini inceledik. Adam kalkıp dedi mi hiç "Yönetmene inanmıyorum, ama bence bir güç var!" filan gibi birşeyler. Anlamadım vallaha... Filme gelelim artık. Kaçırılmış fırsat denen hadise, bu filmi açıklayabilecek tek ifade sanırım. Bu kadar ünlü ve iyi oyuncu, ancak bu kadar kötü performanslar verebilir. Kötü oyunculuk bir filmi ancak bu kadar berbat edebilir. Ali Sürmeli ve Aykut Oray dışında bütün kadro dökülüyordu. Filmin çok sayıda oyuncusu olduğunu düşünürsek, bu kadar kötü performansın tek sebebi yönetmen olabilir. Buradan ustaca bir geçişle yönetmene gelirsek, güzel görüntüler, mizansenler yaratabilen bir insan bu kadar kötü oyuncu yönetmenliği yapıyorsa, ona yeteneksiz, Sinan Çetin muadili diyemeyiz; sadece tecrübesiz diyebiliriz. Ve Fellini'ye fazlaca özendiğinide belirtmek gerekir kendisinin." Fellini'nin Mussolini'si varsa, benimde Adnan Menderes'im var!" demiş, ama gel görki o kadar kör gözüm parmağına sokmuşki, biraz saf, doğal olması gereken, sevecen olması gereken filmi basit slogan sinemasına döndürdüğü anlar olmuş. Filmin notu 5'te olabilirmiş, ama finale doğru biraz daha ustalaşmış, seyirciyi yakalayan bir hale gelmiş anlatım; ordan 1 puan yükseltmek gerekir.
    Puan: 6
  • Amélie - Le Fabuleux destin d'Amélie Poulain

    Altyazı faktörü, arkadaş sorunsalı

    Şimdi öncelikle şunu belirteyim; üstüste yapılmaması gereken işler yaptım bu filme giderken ben. Nedir bunlar, sayalım, öğrenelim sırasıyla: -Arkadaşlarla gitmek: Her ne kadar sinemaya giderken 10 dakika arada mal gibi tek başımıza sigara içip arkadaşıyla gelenlere imrenerek bakmaktan haz alan insanlardan değilsekte, kendimizi öyle bir pozisyonda bulduğumuzda hafiften utanıp sıkılsakta; arkadaşlarla gidilecek bir film değil bu. Nedeniyse, filmin doruk noktasında yanınızdaki insan esas kızın potansiyel erkek arkadaşını Davut Güloğlu'na benzetebilir, sonra bu fikrini kendine saklamak yerine gevreyerekten sizinle paylaşabilir. Ayrıyetten siz altyazıları takip etmeye uğraşırken kaçırdığınız bir espriye gülebilir, ki buda konsantre bozucu bir etkendir. -Akşam vakti gitmek: Akşam vakti gidilecek bir filmde değildi bu. Heleki benim gibi beyoğlunda gittiyseniz, akşam vakti canhıraş kalabalığın içinde filmden sonra biraz düşünmek için ihtiyaç duyduğunuz mahremiyeti kesinlikle bulamıyorsunuz; hayallere dalıp gideceğinize yolda yürümesini bilmeyen bir ayının omzunuza omuz geçirmesi gerçeğiyle karşı karşıyasınız (ve türkiye bu gerçeği artık görmeli)... Sabah seansında izlenmeli halbuki bu film bence, çıktığınızda yağmur çiseleyecek,üşüyeceksiniz ki, filmde şahit olduğunuz o olağanüstü dünyanın değeri gözünüzde büyüsün, içinizi ısıtsın. -Bilenerek film izleme: Filme gitmeden her türlü yorumu okumak, izleyenlere fikir danışmak, gaza gelmek, kafada canlandırmak. Yapılması zararlıdır, kafada fikirler canlandırır, iyi veya kötü önyargılar oluşur; hayal kırıklığı tehlikesi başgösterir. Şu halimle ise, bir hayal kırıklığından bahsetmek için çok erken sanırım. Zira filmi, optimum koşullarda izlemek için startı verdim; bir dahaki seyirde gerçekten tadına varabileceğime eminim. Bu uzun ve sıkıcı girizgahtan sonra filmle ilgili düşüncelerime gelince: Öncelikle ("Oeh" çektiren bir laf bu öncelikle, ama alternatif bulamadım) filmin yönetmenliğinden bahsetme isteğindeyim. Jean Pierre Jeunet'nin diğer işlerine vakıf olamamış bir insan olarak (Kayıp çocuklar kentinden sıkılmıştım, Şarküteriyi ise bulduğum kopyası panaromik olmadığından izlemedim) ağızları açık bıraktıracak bir görüntü işçiliği var filmde. O ne kamera hareketleri, açılarıdır; o ne geçişlerdir, kurgudur, müzik kullanımıdır... İzledikten sonra moralinizi çökertecek, (varsa) yönetmen olma ümitlerinizi piç edecek kadar güzel çekilmiş film. "Ustaca" çekilmiş bir film değil Amelie; yetenek işi... Ayrıyetten, Amelie'yi oynayan kız akıllarda yer edecek, olsada kucaklasak, dedirtecek, saçını başını beğenmeyenlere "hasetlisin, kendini bilmezsin" dedirtecek kadar şirin, güzel, seksi, koklanası, uğrunda kapısının önüne "Var Ya" yazılası bir ablaydı. Burada abla diyorum, ama yanımda olsa tanımazdım abla filan, pervasızca yavşardım. Son olarakta filmin en kritik noktalarında su koyveren altyazılar için tercüme işini yüklenen insana sevgiler göndermek istiyorum. Daha çok yazardım, ama ikinci kez izleme ihtiyacımdan ve okuyanları (buraya kadar gelen oldu mu?) sıkma korkusundan aniden bitiriyorum. Gidin muhakkak; Fransız filmi diyince Kanadalı karetecilerin gövde gösterisi yaptığı "Kurtların Kardeşliği" hezeyanı gelmesin aklınıza. (Bu arada hemen bir dipnot olarak, filmin sinema tarihine gönderme yaptığı sahnelerde bittiğimi, Jeunet'ye hasta olduğumuda yazayım.)
    Puan: 9
  • Kadınsı, Erkeksi - Masculin, Feminin

    İzleyemedim,yarısında bıraktım...

    Sıkıldım çünkü. Neden sıkıldım? Godard'ın yapmak istedikleri direk çarpıyor insanın gözüne. "Militan Sinemacı" klasmanındadır Godard Efendi. Sinemanın bir burjuva sanatı olmasına karşı çıkar; burjuva amaçlara hizmet etmesine karşı çıkar. Bunun içünde öncelikle yaptığı sinemadaki (genel anlamda) Hollywood çıkışlı herşeyi reddeder. Işıklandırma, estetik kamera hareketleri, kurguda devamlılık, karakterle bütünleşme, ses bandında devamlılık; hiçbirini yok Masculin-Feminin'de. Seyircinin klasik anlatım kalıplarından çıkmasını, anlatılana katılmak yerine anlatılanı düşünmesini istiyor Godard çünkü. Kolayca tüketilecek bir seyirlik yerine izleyiciyi düşündürecek, zorlayacak, provoke edecek bir üslup kullanıyor. Bütün bunlarla yola çıkmak cesaret ister ve Godard bugün "sinema dili" dendiğinde akla gelen ilk isimse bu konuda muktedir demektir kendisi. Ve bu filminde de bildiği yoldan sapmadan tutarlı bir iş çıkarıyor. Ama o noktada caponsever faktörü devreye giriyor. Çocukluğunu "İndiana Jones" izleyerek geçirmiş bir caponsever, düşünmeye fazla zorlayan filmleri ancak kendisine hitap edecek estetik veya duygusal bir yan bulursa izleyebiliyor. Aksi taktirde kıl bir sese ve tipe sahip Fransız gencinin orlardan oralara avare kasnak dolanmasını izlemeye katlanamıyor. Kadın aynada saçlarını tararken verilmek istenen "Kadının erkek egemen toplumdaki izlenen-bakılan-nesne konumu" mesajını aldığında, "karıda güzelmiş haa!" diye düşünecek kadar avanaklaşıyor. Fazla büyük konuşmak istemiyorum, Godard karşısında kendimi kifayetsiz hissediyorum zira. "Ne lan bu? Entel dantel filmi?" diyecek kadar budala değilim; sadece bana hitap etmedi, ben kendimi izleyecek kadar zorlayamadım diyebiliyorum...
    Puan: 5
  • Piyanist - La Pianiste

    "Sarsıcı,cüretkar bir başyapıt!Etkileneceksiniz..."*****(caponsever,zuxxi.com)

    İzlemeyen okumasin

    Eğer yukarıdaki yazıda bahsedilen David Amca olsaydım,filmin afişinde göreceğiniz yazı başlıktaki gibi olurdu büyük ihtimalle... "La Pianiste" e gitmeden evvel bir sürü yönlendirici yorum aldım."Sakın gitme, sinirlerin harap olacak!" demişti mesela dirty, ama ben kaşınmıştım bir kere. Bunca olumsuz yorumdan sonra, daha önce hiç Haneke filmi izlememiş biri olarak, sinemadaki koltuğuma kurulduğumda, ışıklar henüz sönmemişken bile gerim gerim gerildim. Sinema yağmurlu bir pazartesi sabahı için şaşırtıcı derecede doluydu, ve iki yanımdada insanlar oturuyordu, dolayısıyla milleti rahatsız etmemek için çıkmadım film başlamadan evvel. Herneyse, ışıklar söndü, fragmanlar başladı (Bumerang cehennemi fenomenine zuxxi ahalisi olarak gidilmesini teklif etmek istiyorum),ve sonunda filme geçebildik. 10 dakika araya gelindiğinde, yanımdaki 60-65lik amca pılını pırtısını toparlayıp "Tövbe Estağfurullah!..." fısıldamalarıyla dışarı fırladı. İyide oldu, film boyunca "cıkcık" layıp duruyordu... Film bittiğinde ise, suratımda çarpılmış bir ifade ile, ağzımdaki sigarayı yakmayı unutarak, kafamda filmle ilgili binbir düşünce yürümeye başladım... Yorumlar zuxxi.com da yapıldığında akademik ciddiyet beklenmiyor, bende o ciddiyeti gösterebilecek bir adam değilim zaten. Ama az sonra genel sinema zevkine hiç hitap etmeyecek, hatta kimilerinin nefretini kazanacak (hali hazırda dirty var misal) bir filme 10 puan vereceğim için, neden beğendiğimi ayrıntılarıyla açıklama ihtiyacındayım. "La Pianist" dirty' ninde dediği gibi sinirleri harap eden bir film; dayanması gerçekten zor kimi sahneler barındırıyor muhteviyatında. Ama Haneke'nin amacı insanları sinir etmek değil. Filmdeki piyano öğretmeninin hikayesi bireysel bir hikaye, bir sapık hikayesi değil. Özelde burjuva toplumuna, genelde ise sisteme saplıyor Haneke oklarını. Profesör Kohut'un sapkınlığına şahit oluyoruz film boyu. Kendisi günlük hayatında soğuk, otoriter bir insan. Otoriterliğide bir sapkınlık seviyesinde ki, annesinin bahsettiği üzere, büyük bir piyanist olma yolunu reddedip, piyano öğretmeni olmayı, öğrencilerine soğuk bir tavırla emir verip, onları aşağılamayı, azarlamayı tercih ediyor. Özel hayatında ise, bastırılmış cinselliğinin harekete geçtiğini görüyoruz sıklıkla; porno dükkanına gidip, seks filmleri izleyen; jiletle masturbasyon yapan bir kadın. Jiletle masturbasyon yapıp kendine acı çektirmesi, yaralaması mazohist dürtülerine verilen ilk işaret oluyor. Sonra Walter ile tanışıyor ve en sonunda aralarındaki ilişki aşk seviyesine geldiğinde, o ilk tuvaletteki sahnede, Erika'nın diğer insanlara karşı olduğu gibi otoriter, neredeyse Walter'ı kölesi haline getirmek isteyen bir şekilde davranıyor. Sonradan, Walterın Erika'nın mektuplarını okuduğu sahnede anlıyoruzki, Erikanın fantazileri hegemonya kurmak üzerine değil sadece; aynı zamanda kendisini "aciz" hissetmekte istiyor, acı çekmek, aşağılanmakta istiyor. Sado-Mazoşistlik kısaca. Bu sapkınlıkların sebebi önemli Haneke için. Erich Fromm'u doğrularcasına, sistem içerisinde aşırı bireyleşmiş Erika, kendini ezilmiş, "yok" hissediyor nerdeyse. Ve bunun bastırılmış cinsel yaşamındaki tezahürü, kendisini güçlü, ezilmez hissedeceği Sadizm ile ortaya çıkıyor. Yada kendisini tamamen güçsüz, iktidarsız aşağılanmış hissedeceği (Fromm, modern toplumda garip bir şekilde sadizm kadar mazohizminde aynı sebepten kaynaklandığını belirtir) mazohizm. Konuyu biraz daha açayım, sado-mazohizm kısmında (yazacağım şeyler zamanında Erich Fromm'dan okuyup benimsediğim düşüncelerdir). Liberalizmden elde edilmiş özgürlüğün, yani bireyleşmenin iki yönü vardır. Biri kişinin bağlı olduğu kilise. vs.vs... gibi bağlardan kurtulması, diğeri ise aşırı bireyleşme sonucu kendisini dünyada yalnız ve güçsüz hissetmesi, korkmasıdır. Birey bu çıkmazdan kurtulmak için kendisine çeşitli çözümler üretmiştir. Sadizm bireyin bir başkası üzerinde kesin hakimiyet kurması (aşağılama,acı çektirme,köleleştirme gibi) olayıdır; böylelikle bir başkasına tanrılık yapan birey kendisini güçlü hisseder. Mazohizm ise kendisini güçsüz ve önemsiz hisseden bireyin, bir başkasına mutlak teslimiyetiyle kendi varlığını, benliğini, bireyliğini reddetmesidir. Korktuğu bireyselliğinden kurtulur böylelikle kişi. Yani sadizm ve mazohizmin kaynağı aynıdır; sadece verilen tepkiler farklıdır; bir tanesi bir iktidar yanılsaması kurar, diğeri kendini reddeder. Bu film tanıtılırken kullanılmış "modern toplumlarda kadın cinselliğinin bastırılması" cümlesinin yanlış olduğunu, "modern toplumun bastırdığı cinselliğin sapkınlaşması" şeklinde bir cümlenin çok daha doğru olacağını düşünüyorum, bu mesajlar doğrultusunda. ***** Eve gelip internetten imdb yorumlarına baktığımda bir tanesi çok güldürdü beni."Amelie'yi beğendiyseniz bunuda çok seveceksiniz, sıcacık, sevimli, insanın içini açan bir film!" gibisinden birşeylerdi. Bir hafta arayla vizyona giren iki fransız filminin birbirinden bu kadar farklı olması bir şeyin işaretimi bilmiyorum; ama "Piyanist",tam anlamıyla "Anti-Amelie" diyebilirim. Birisi insanın içindeki iyiliğe,diğeri ise insanın içindeki karanlığa işaret ediyor. Birisi umut dolu ve samimi, diğeri karamsar ve mesafeli. Ama ortak yanları var; ikiside çok etkileyici. Son olarak şunu eklemek isterim; filmin hikayesi bir yana, bence en büyük erdemi Haneke'nin yönetimi. Renklerin, mizansenin kullanımı konusunda Kieslowski'yi, hikayesi ve burjuva toplumuna getirdiği eleştiriyle Bunuel'i, anlattığı hikayenin cüretkarlığı ve anlatımındaki cesareti, acı verici ve şiddet dolu görüntüleri çekerken ki mesafesi ve soğukkanlılığıyla Pasolini'yi hatırlatıyor insana Haneke. Uzun zamandan beri izlediğim en düşündürücü film.Cesaretiniz ve dirayetiniz varsa gidip görmelisiniz. Yok ise ya gitmeyin, ya da sinemadaki yaşlı amca gibi yarısında çıkmayın.
    Puan: 10
  • Bilinmeyen Kod - Code inconnu

    Ben şeedemedim

    İzlemeyen okumasin

    Haneke'nin "La Pianiste" sinin gazıyla vcdcide görür görmez atladım bu filme. Pek gerçekçi olmuş, plan sekanslarıyla ustalığını göstermiş Haneke. Ama ben kendi adıma fazla birşey anlayamadım filmden. Yani tamam, böyle birkaç hint veriliyor izleyiciye tamamen maymun olmayalım diye. "İletişimsizlik" filan diyosun, n'oluyoruz falan oluyosun, hatta dermişsin. Siz bu son cümleden ne kadar anladıysanız, bende bu filmden o kadar anladım sonuçta. Hikayeler tematik bir sonuca vardı mı, aralarında bağ kuruldu mu, şeedemedim, olmuştur herhalde diye düşündüm. Metro sahnesi demişlerdi bana, sinirler geriliyor diye. Baktım sahneye yok birşey, kıçımın Parisli bitirimi hatunun suratına tükürüyor sadece... Benim bi kız arkadaşın suratını çizmişlerdi kelebek ilen, ona ne diyeceksin peki? İzlese bu filmi "Tsih.." derdi o sahneye, burun kıvırırdı, "Neler gördüm ben, neler yaşadım şu hayatta" diye homurdanırdı. Sonunda o gümbür gümbür davul sesleri gelmeye başladı, bende ritm tutuyodum ayaamla, "şimdi dananın kuyruğu kopacak, kan çıkacak" diye düşünürkene bittiydi film. Olmadı...
    Puan: 6
  • Salkım Hanım'ın Taneleri - Salkım Hanım'ın Taneleri

    Gerzekçe tartışmalar

    "Salkım Hanımın Taneleri" isimli kitabı okumadım.Filmini ise iki kere izledim. Film hakkında iki kelam etmek gerekirse Hülya Avşar'ın işlevsizliğinden,kimi sahnelerin çok başarısız çekiminden,müziklerin güzelliğinden bahsedilebilir. Ama arkamda Ahmet Çakar isimli milletvekili,Deniz Som isimli bakışlarından eziklik akan başarısız gazeteci,Ethen Mahçupyan ve Tomris Giritlioğlu filmi son derece sinir bozucu bir şekilde ve saçları yolduracak bir bakış açısından tartışırken filmden bahsetmek istemiyorum. Bizim milli kültürümüz o kadar zayıf ki,filmi izleyen gençlerimiz sinema çıkışında "Yaşasın Bağımsız Federe Ermeni Cumhuriyeti" diye çığırmak istiyor;Avrupalı milletvekilleri Ermeni (sözde?) Soykırımını tartışırken onca tarihi belgeden değilde Hülya Avşar'ın kifayetsiz oyunundan etkileniyor;o yüzden bu film son derece zararlıdır. Geyiksteki bir yazıda "eşcinselliğe özendiriyor!" diyerek yasaklanan bir reklam filmi hakkında "Yaşını başını almış adamların reklam filmini izledikten sonra birbirlerine alıcı gözle bakıp bıyık burmaları ihtimali bile şenlendiriyor insanı!" şeklinde birşeyler yazıyordu. Acaba Ahmet Bey filmi izledikten sonra Ermeni Bayrağı desenli bir pelerin giyip sokağa fırlamak istedi,sonra arkadaşları zar zor aklını çelince mi vazgeçti merak ediyorum. Bıktım...Böyle bir ülkede bu kadar sığ konuların tartışılmasından,böylesi insanların yaşamasından yoruldum...
    Puan: 6
  • Deli Yürek - Bumerang Cehennemi - Deli Yürek - Bumerang Cehennemi

    iiiiireeeenç,ööyyk!

    Keşke sıfır olsaydıda sıfır versedim,kustum!!!! "Aman ne kadarda uzun yazıyorsunuz,bıybıy" diyen ve yorumlarınıda yukarıdaki örnekte verilmiş biçimde yazan sıkılgan arkadaşlar okumayı orada bırakabilirler.Hatta direk notuma ve notun açıklamasına bakıp film hakkındaki düşüncelerimi çıkarmaya uğraşabilirler. Bu filmin fragmanını ilk izlediğim zamanı hatırlıyorum."Bu ülkeden ekmeğini yiyen,bir gün ekmeğini yediği yerden kurşununu yer!" şeklindeki özlü vecizeyi ezberlemem içün fragmanı 3 kere izlemem gerekmişti,3.cünün sonunda hala ekmek ile kurşunun yerini şaşırıyor,"kurşununu yediği yerden ekmeğini yer!" diyordum.Yani hazırlıksızdım filme gitmeden evvel. Ama zuxxiciler sağolsun filme gitmeden evvel "Ulan yoksa gülmeyecezde beğenecez mi?" diye bir işkillenmede oluşmuştu kafamda. Eh,gittik,gördük.Anladık ki gerçektende gülünecek bir film değil.Böylesi tüyler ürpertici kötü bir oyunculuğa,berbat bir kurguya ve şovenist yaklaşımlara sahip bir filme gülüp geçmek,ağlanacak hale gülüp geçmek olur. Tartışma programları veya haber bültenleri izlerken kafamda manyakça görüntüler canlanır.Sinirimi bozan salak tartışmacıları Taksim ortasına kurdurduğum (hayalimde çok zenginim,müreffehim ve iktidar sahibiyim) prefabrik krematoryuma doluştururum,veririm alttan alta odununu,bırakırım kendi ateşlerinde pişsinler.Çığlıklarını dinlerkende kavun ve rakı götürürüm,dostlarla kadeh tokuştururum... Evet,sapığım,manyağım;ama en azından bunların farkındayım.Düşünürüm,ama böyle birşeyin iğrençlik olduğunu bilirim. Ne yazık ki Deli Yürek yapımcıları bunu bilememişler.Dertleri,sorunları yaratanların kıçında patlasın namlular,beynine sıkılsın kurşunlar.Bayanlar bayanlıklarını bilsinler,erkek ne diyorsa onu yapsınlar.Yapmazlarsa kaçırılırlar,erkeğin başına dert olurlar,iş çıkarırlar.Zaten ağlayıp duran mıymıntı tiplerdir onlar genelde. Sevgili zuxxici arkadaşlar.Gözünüzü seveyim.Nasıl beğenirsiniz bu filmi bu kadar yahu? Hiç mi güzel oyunculuk görmediniz?Hiç mi devam eden,akıp giden kurgu görmediniz? Hikayenin anlatılışındaki acemilik sizi "Macera Tüneli" kitaplarını hiç mi hatırlatmadı? Yabancı filmlerde one man army tipleri görünce kakara kikiri taşşak geçerken bu filmde görünce neden "Kendi yaptığımız işleri aşağılamayalım!" hissiyatına girdiniz? Aksiyon filmiyle kör gözüm parmağına milliyetçilik ve şovenizm arasındaki farkı hiç mi bilemediniz? Yapmayın gözünüzü seveyim! (Bu son laftan sonra kollarımı iki yana açıp Reha Muhtar gibi "Nerde benim alkışım?" diyesim geliyor..) Bu arada ek olarak,Kenan İmirzalıoğlu'nun fırsatını bulduğu her ortamda amcalara pipisini gösteren veletler misali zeybek oynaması artık baydı.Başka bir dans bulsun kendisine,horon filan tepsin.Selçuk Yöntem dağlarda Bozoluk yapsın,oyunculuğu bıraksın.Oktay Kaynarca'da kendini Kenan İmirzalıoğlu'na o kadar elletmesin.Ben düşündüm "lan bu ne samimiyet,herifin lüleden yemeği kaldı!" diye.Zaten Miroğlu film boyunca erkek kadın dinlemeden kim varsa zorla göğsüne bastırıyordu.O Cemal'in kardeşine filan da yaptı aynısını.Kamuoyunun takdirine sunuyorum,bilemem yani... Bitti...
    Puan: 2
  • Yüzüklerin Efendisi Yüzük Kardeşliği - The Lord of the Rings - The Fellowship of the Ring

    2 kere izledim,3.ye sıradayım!

    İzlemeyen okumasin

    İlk izlediğimde çıkışta huşuyla karışık şüphelerim vardı. Evet,sahneler görkemli,çekimler şahane,karakterler uyumlu. Ama film biraz fazla hızlı ilerlemiyor mu? Bu hız sanki kitabın uzunca bir fragmanını izliyormuşuz hissiyatı yaratmıyor mu? 2. izleyişten sonra yukarıdaki düşüncelerimin altına hemen bir "Deeermişim!" ekledim, tövbe ettim, saygısızlığımdan utandım! Kitap filme alınırken verilmiş kararların hepsini tasvip ediyorum: Bebelere balon Tom Bombadil'in yokluğu hiç hissedilmedi tarafımdan. Arwen ise kitaptaki gibi Aragorn'u başgöz etmek üzere yaratılmış karton bir karakter olmaktan çıkıp ete kemiğe bürünmüş filmde; Liv Tyler ise "Hollywood kevaşesi" diyerek burun kıvıran önyargılılara kulak astırtmayacak kadar iyi oturmuş rolüne. Bence çok yerinde bir karar olmuş. Galadriel'den Gandalf'a,ve özellikle Frodo'ya kadar bütün karakterler kapağını bulmuş tencereler gibi yerli yerindeydi. Bir tek Sam benim tahayyülümdekinden daha şişmanca, tıknazdı. Amerikan gençlik dizilerinde her bokla dalga geçen oyunbaz pislik afacanlara benziyordu fizyonomisi itibariyle. Ama o bile rahatsız etmedi. Filmin hızlı ilerlemesine gelirsek eğer. Kitabı okumanın bu konuda bir dezavantaj yarattığını düşünüyorum. Çünkü her sahnede es geçilmiş ayrıntılar gözünüze batıyor, en azından ilk izleyişte. "Aaa,hancı herif mektup verecekti hani?" filan diyor, falan oluyorsunuz. Ama ben ikinci izleyişte bunları bildiğimden filme daha rahat kanalize oldum.B ence Jackson'un kararları tamamen yerinde; bir tek Gildor'un yokluğundan rahatsızım diyebilirim. Son olarak filmdeki nazgüllerin 80lerde çekilmiş çizgi filmdeki nazgüllerle olan benzerliği dikkat çekici. Özellikle yastıkları piçaklama sahnesi ve Hobbitleri sıkıştırdıkları sahne.Çok güzel olmuş bence. Neyse gereksiz yere uzatmayalım. Hayatım boyunca izlediğim en güzel film demeyeceğim, ama çok özel ve defalarca yaşanılası bir tecrübe olduğunu söylemeden de edemeyeceğim...
    Puan: 10
  • Rocco ve Kardeşleri - Rocco e i suoi fratelli

    Dünyanın Bütün Simonelerine Kafam Girsin!

    İzlemeyen okumasin

    Evet,dünyanın bütün Simoneleri birleşsin,kaybedecek birşeyleri olmasın,alsınlar kafamı içlerine. Filmi izleyip bitirdikten sonra o kadar öfkeliydim ki,aklıma Simonelerin kıçına kafamı sokmaktan başka hiçbirşey gelmiyordu. Rocco zaten Ciro'nunda söylediği üzere bir azizdi.Anlıyorum bunu.Ama onun yerinde olsaydım,ağabeyimdir demez,Simone'ye kafamı sokardım. Ciro ve Vincenzo çok işlevsiz idi.Daha doğrusu işlevsiz demek yanlış olur;getir götür işleri yapıyorlardı,ortamı zengin gösteriyorlardı;ama Simone veya Rocco kadar derinlemesine işlenmemişlerdi karakter olarak.Filmin Ciro'ya ayrılmış kısmında kendisini az görmemiz bile bunu göstermiyor mu?Ama sonuçta iyi bir görev adamıydı,olmasa yokluğunu hissederdim herhalde... Nadia ise bence filmin en trajik karakteriydi.Rocco iyilik yapacak diye hem sevdiğinden ayrı kaldı,hemde nefret ettiği birinin kollarına düştü.Ölümüde yaşadıkları kadar acıydı. Simone ise tam anlamıyla "habis muhteris" idi.Çok az filme bu kadar trajik ve bu kadar sinir bozucu bir "bad guy" nasip olmuştur herhalde sinema tarihinde.Bir baltaya sap olamaması,umutsuz vaka oluşuyla insanı kendine acındırıyor;kendini düzeltmek,iyiye doğru yönelmek konusundaki vurdumduymazlığı ile delirtiyordu. Velhasıl aklıma çiviyle kazınan karakterleri ve olay örgüsüyle film tam anlamıyla şanını hakeden bir başyapıttı.Karın yağmasıyla oğulların sokağa fırlaması,Rocco ile Nadia'nın kilisenin tepesindeki konuşması,Simone'nin Nadia'ya tecavüzü ve Nadia'nın ölümü gibi onlarca unutulmaz sahneyle doluydu,ekran karşısına çivilenmemi sağladı. "Venedik'te Ölüm" filmiyle hafiften ısındığım Visconti'ye bu film ile hayran kaldım.Diğer filmlerini tedarik etmek içün gaza geldim.Tavsiye ediyorum herkese...
    Puan: 10
  • Çölde Çay - The Sheltering Sky

    Muhakkak İzleyiniz!

    Bertolucci filmlerini sevmeyen,sıkılan biri olarak konuşuyorum:muhakkak izleyin! Ben 3-4 defa izledim.Her izlediğimde John Malkovich olmak,Afrika Çöllerinde dolanmak istedim.Debra Winger'a aşık olmak istedim,Bedevi kevaşeleriyle düşüp kalkarken çingeneler tarafından kovalanmak,maymun olmak istedim.Siz de isteyeceksiniz zannederim. Cnbc-e de yayınlanması çok iyi. Dublajlı olarak izlemek, Malkovich'in karizmatik sesini duyamamak filmin etkisini yarı yarıya düşürürdü herhalde...
    Puan: 8
  • Nuremberg Duruşması - Judgment at Nuremberg

    Tartışılası

    İzlemeyen okumasin

    Aslında bu film hakkında yorum yazasım yoktu hiç. Hatta bırakın yorum yazmayı izlemeyi bile düşünmüyordum, ben bilgisayar başında duracaktım, sörf filan yapacaktım. Ama babam arkamda televizyon izleyip zap yaparken durdu, 2 saniye içerisinde "Aaa, Spencer Tracy... Aaaa Nuremberg Duruşması bu yahu!" dedi. Kendisi 3 saat süren eski bir filmi izlemiş ise evvelden, filmin bir vasfı olmalı diye düşündüm. Zira 1 hafta boyu beklediği, yayınlanması için dua ettiği filmler yayınlandığında, daha filmin 3. dakikasında gözlüğünü kenarı koyup uyumaya başlayan bir adamdır babam. Herneyse, zaten evveldende tavsiye almıştım film hakkında, sadece üşeniyordum, babamdan gazı alınca geçtim ekran karşısına. Filmin kendisi hakkında 2 kelam edeyim hemen: Güzel çekilmiş, güzel yazılmış ama hepsinden öte inanılmaz güzel oynanmış bir film. Görmemiştim bu kadar üstün performanslar uzun zamandan beri. Özellikle Spencer Tracy ve Maximilian Schell'den bahsetmek gerekir. Bir de rolünün kısalığına rağmen babama "kim bu adam yahu?" diye sormamı sağlamış Montgomery Clift elbette. Ama filmin daha ilginç yanı anlattığı şey, ve ona bakış açısı. Bir kere sanırım oldukça objektif bir film olmuş bu, sonunu saymaz ise, neredeyse hiçbir yorum katılmadan aktarılmış gibi hissettim ben; dava tutanaklarını alıp filme aktarmışlar gibi. Filmin sonlarına yaklaşırken bir reklam arasında ben savcıya küfür etmeye başladım, amma faşist herif yahu filan dedim. Babam döndü, "nasıl yani?" dedi. Asıl faşist avukatmış ona göre, kendisi o şekilde algılamış filmi. Bu da sanırım filmin hikayesini seyircisini manipule etmeden aktarabildiğini gösteriyor. Fikir belirtmem gerekirse, bence yargıcın verdiği karar yanlıştı. Çünkü avukatın dediği gibi, olaya bilfiil karışmadığı için elini yıkayıp işin içinden sıyrılanlar sadece sanık kürsüsünde oturanlarla sınırlı değildir, olamaz. Ama diğer yandan Ernst Janni'nin dilemmasını ve verdiği kararın asilliğinide anlıyorum. Diğerlerinin, daha doğrusu bütün dünyanın aksine ellerini yıkamayı reddeden, sorumluluğunu yüklenen bir adam. Film bittikten sonra aklıma nedense Atom Egoyan'ın Sweet Hereafter'ı geldi. Amerikalıların her felakette, her işte bir suçlu araması, bir sorumlu araması; tevekküle razı olmayıp israrla suçu birilerinin omzuna yükleme sevdası. Nuremberg'de gerçekleşen buydu sanırım. Neyse, düşünceler canlandıran bir film. Bir sürü düşünce hem de, toparlayamıyor insan hepsini bir anda. Tavsiye ediyorum herkese. Oldukça uzun olmasına rağmen hiç sıkılmadan izledik babamla...
    Puan: 9