zuxxi.com//sinema|geyiks

dirty

Çeşitli Ayrıntılar

3. tekil şahıs

kimi röportajların şu şekilde geçmesi olağan karşılanır ülkemizde: gazeteci: kemal keskin'i üç sıfatla anlatmak zorunda olsanız bunlar neler olur? Kemal Keskin: uçarı biridir o, zekidir ve yakışıklıdır biraz. gazeteci: kemal keskin ne tür müzik dinler? Kemal Keskin: ...

Çeşitli Ayrıntılar

Ya Ben Gitmeseydim?

her sezon box-office listelerine bakarken aklıma hep şöyle bişey gelir: diyelim ki 'Kapışma' filmini 357867 (attım) kişi izlemiş, ya ben bu filme gitmeseydim? o listede 357866 mı yazacaktı hakkaten? ben bunu hep merak ettim ve etmeye de devam edeceğim taa ki zaman makinası icad olunana dek.

Kısa Kısa

diyelimki günlük süt'ün son kullanma tarihi 10 haziran, ben 11 haziran'da saat 00.11 iken, o sütü içerken hep kıllanmışımdır ve o 11 dakikanın öldürücü olup olmadığını düşünmüşümdür.

İnternet Sarkaçları

Sarkaçların icq info'larında "Biliyorum Sen Güneşsin Etrafında Binlerce Gezegen Var, ama Sen de Biliyorsun ki Ben Dünyayım ve Bir Tek Bende Hayat Var" gibi anlam veremediğim ama onların çok romantik buldukları 'özlü' sözler olur hep.

Araba Kullanma

bazi sürücüler (hepsi deyil tabiki) yayalara yol verirken tek elleriyle "geç hadi geç" yaparlar. o harekette hep bi aşşağılama sezerim.

Kaptan Mağara Adamı

"kaptan mağra adamı geliyor anacıııım"ın dizinin orjinal versiyonunda nasıl söylendiğini merak eden haklı çoğunluğun içindeyim.

Uçağa - Helikoptere Bakanlar

bu adamlar uçarak geçen cihazın arkasından hep şu espriyi yaparlar: - lan benim helikopteri benden izinsiz havalandırmış keratalar yine. sus beeeee, sus. çekil gözüm görmesin seni.

Uyku

uyumadan önce yastık başımın altında oluyor, uyandığımda ise bacaklarımın arasında buluyorum. nasıl olduğunu anlayamıyorum.

Televizyon

hayatımızın bir parçası olan bu cihazı bazen annelerimiz ve özellikle anneannelerimiz kumandadan kapatmazlar. eve yorgun argın gelip koltuğa iki-seksen uzandığımızda işte bu sorunla karşılaşırız: evet, birisinin kalkıp televizyonun üzerindeki tuşa basması gerekmektedir.

Üç Açılı Diş Fırçası

önce bir mühendis tek açılı diş fırçası deniyordu, fırça yanağa saplanıyordu. azıcık daha zeki olan 2 açılıyı deniyordu o da arkadaki dişlere ulaşmıyordu. gözlüklü ve genç bir mühendis 3 açıyı nitekim buluyordu. toplam 20 mühendis olduğunu düşünürsek diğer 17si naapıyordu acaba?

Cüzdan

bişey aldıktan sonra hiç bakmadan madeni paraları fermuarlı göze atarım. uzun bir müddet sonra bi açarım o fermuarı hakkaten de damlaya damlaya göl olmuş. çok mutlu olurum.

Tamagoçi

durmadan yemek yedirirdik ve ne zaman şişkoluktan ölecek diye bakardık. yok oda sıcaklığını eksi bilmemkaç yapardık, önce bi dondururduk ucubeyi, daha sonra da çok sıcak yapardık odayı falan. bir çok tamagoçiyi deneysel çalışma uğruna öldürdüğüm için üzgünüm ama gururluyum bi taraftan da.

Sabah Şekerleri

sabah şekerlerine katılan her konuk istisnasız "siz ikiniz çok sevimlisiniz çok yakışıyorsunuz birbirinize" der. bunun üzerine sunucu kız ve oğlan utanmış taklidi yaparak konuyu değiştirip sevimliliklerine sevimlilik katarlar.

Sensible Soccer

o sene galatasaray'dan yollanmıştı elvir bolic fakat sensible kadrosunda vardı adı; tugay kerimoğlu yoktu oyundaki takımda. ben de her maçtan önce oturur elvir bolic'in adını tugay kerimoğlu diye degiştirirdim üşenmeden. ve bir de galatasaray'da bi adam zenci olarak gözüküyordu, onun ten rengini ekseriyetle değiştirirdim yine maçtan önce. bu arada türk milli takımında rıza, orta sahadan en kolay gol atabilen topçuydu.

Halay Çekme

halay çekilecek şarkılar bitip türk pop müziğinin usta seslerinin 'eserleri' çalınmaya başladığında az önce halaybaşılığı misyonunu edinmiş kişi birden 'tren' için lokomotif olur. herkes onun arkasına geçer, bi şekilde ilerler...

Hayri Hiçler ve Bülent Karpat

işte o barcelona maçı başlayalı daha 40 saniye bile olmamıştıki bülent karpat şöyle dedi: "evet, evet takımımız mükemmel bir futbol sergiliyor sahada, ispanyollar korktu valla"

Bakkal

bakkallarda hesap açtrımak çok güzel şeydi. mahallede maç yaparken zırt diye fırlayıp hemen bi gazoz alırdınız 10 dakka sonra tekrar gidip başka bişey daha alırdınız. haftada bir babanız ödemeyi yaptığı için evin ihtiyaçları arasında sizin gazozlarınız falan hep kaynardı. ve bu aldıklarınızı fiyat cinsinden 'bakkal defterlerine' yazardı bakkal amca. bu defterler hakkaten karışık olurduki uzun yıllar boyunca sevgili öğretmenlerimiz defterlerimize bu 'ağır suçlamayı' yaptılar. ve bunlara ek olarak zihinlerimizdeki bakkal amca imgesini tarif etmek istiyorum: mavi ya da beyaz önlük, mutlaka bıyıklı ve sağ kulağıyla kafası arasına sıkıştırılmış bir kurşun kalem..

Pump

dilindeki bir nevi pompa'ya basmak suretiyle şiştiği iddia edilen spor ayakkabıydı. kimileri bunlari şişirdikçe şişirirdi, kimileri ise kendince özel sertlik dereceleri ayarlardı. örneğin: 7 şişiriş: koşu 11 şişiriş: basketbol (daha yükseklere zıplatmayı sağladığı için) 2 şişiriş: futbol

Elektrik Kesintisi

elektrikler geldiğinde yanan mumları hemen söndürmeyiz, belki tekrar gider diye.

Pazar Günü Stresi

sizi benim yakından tanıdığım ve sadece pazar günleri görme şerefine nail olabildiğim birisiyle tanıştıracağım. ismi "vicdan teyze" her pazar gecesi ben yatağıma girdiğimde odamdaki sandalyeye oturup, beni derin derin süzer. sonrasında "bütün haftasonu yedin-içtin-sıçtın, başka da bi bok yapmadın küçük piç. o sınavlara ben mi girecem!" der ve kaybolur. bunun üzerine acaip bir kendini sorgulama olayına girerim. anaokulu egitimim dahil hepsini düşünürüm. ama ertesi cuma-cumartesi yine manitalar bizi beklemektedir arkadaşlar. kim takar buruşmuş "vicdan"ı.

Ders Dinleme

derste birisine kaç dakka kaldı diye sorduğumuzda 1 ya da 2 dakika gibi güzel cevaplar aldığımızda şampiyonlar ligi finalinde gol atmış gibi elimizi yumruk yapıp sevinmez miyiz?

Zuxxi'ye Yazı Yazma

rasgele dolaşırken ya da anasayfada şans eseri yazımı gördüğümde gururlanırım. kendime "heyt beee" ya da "yürü beee" derim. sonra yazdığım yazıyı bi defa daha okurum.

Kar Tatili

hayattan okul yüzünden bezmiş bir gencin başına gelebilecek en iyi şeylerden bir tanesi sabahın altısında kalkıp pencereden baktığında her yerin bembeyaz gözükmesidir. çünkü bu beyazlık hayatınızdan en az bir günün silinip gitmesini engelleyecektir.

Ümit Aktan

attığı 'şık' bi çalımdan sonra hagi'nin grasshopers defans oyuncusunun bağırsaklarını düğümlediğini iddia etmişti, inanmamıştım.

Nesneleri Kullanarak Anlatanlar

attıkları bi golü anlatırken işaret ve orta parmaklarıyla kendilerini koşarak canlandırdırırlar, sonra işaret parmaklarıyla silgiye dokundukları anda öbür elleri devreye girer silgiyi alır ve iki defter arasındaki kalenin doksanına ağır çekim bi şekilde götürürler. anlattıkları adamın pozisyonu anlamadığını düşünürlerse "ters açı"dan tekrar canlandırabilirler.
  • Abuzer Kadayıf - Abuzer Kadayıf

    mesaj wereecem, mesaj wereeceeem!

    Filmimiz bi surru mesaj wermek istemish. Bunlardan birisi de guuya medyanin yanlish, charpici, kalitesiz haberciiliiymish; ama bilmem dikkat ettinz mi? Hani bi aralar tinerciler coshmushtu (7-8 ay kadar once) bi kach kishiyi dooradilar falan ishte; filmimizin senaryosu da ozaman hazirlanmish. Yaani supper senaristimiz Blood'nIron (Kandemir) da medyanin gazzina gelmish. Sonuch olaraktan medyayi suchlayan ama hich bir yere ulashamayan bir film war onumuzde. Sokak cocuklari probleminin onemiinin cok buyuk olduunu baira baira, yakina yakina sooleyen shu filmin yapimcilari acaba sokak cocuklari icin nasil girisimlerde bulundular? (ii para kazanacaklar da) Bence bu filmin yapimcilari da sokak cocuklarini somurmekten oteye gidemior. Cunku o cocuklardan bir tanesi bugun taksim de milletin ustune saldiriyordu. Meydanin tam ortasinda. Size ne desem? Size ne yapsam? yok ama siz kendinizi toplumsal gercekci olarak gorursnuz deil mi efendim?
    Puan: 1
  • Görev Mars - Mission to Mars

    Ne duygusal gorev amaaaaa,',,

    Amerigalilar yine yapmish yapacaklarini. Uzun zamandir bu kadar sewgi dolu bir bilimkurgu izlememeishtim (ya da hich izledim mi?). Burda herkes birbirini sewior aralarindan birisi anaguwerteden ayrildiinda arkasindan "ulan bu Phil de ne nonosh herif" diyen olmuyor. Taabi bize de anormal geliyor neden ? Cunku klisedir boyle takim oyunu isteyen gorewlerde hep takimdam en az 2 adam birbirine girer sonra bi facia olur we barisirlar daha sonra herkesi ezerler. Yani heriflerin dogruyu anlamasi icin illa da bi facia gerekir. Lakin bizim filmimiz booyle degil, herkes birbirini cok sewiyor. Hem NASA ooyle bir organisation ki sanki bu herifleri daha besiklerindeyken alip yercekimsiz ortama saliyorlar. Heriflerin hayatlari hep birlikte gechmish. Bi de kumrular war kari koca marsa gidiyolar. Onlardan ooyle bir duygu fishkirmasi ortaya cikiyorki ofofofo anlatsam kizarsnz belki de.. Canli sewgisine de yeni bir boyut getirilmish bu filmde extra terrestler (dunya disi yasam) war ishte o bile okadar sewgi yukliki bu kadar iyilik olamaz. Sanki tum varliklar el ele werip shu ewrenin bokluklariyla takishiorlar. Tum canlilarin ayni sorunlari wardir deniliyor. Birlik olmalyz deniniyor. Zaten zenci de koymushlar illa zorla gosterecekler humanist olduklarini tamam aabi de mesaji okadar gozumuze sokmasaniza gunesh sisteminin tepesinde el sIkIshiyorlar falan. uuf duygu seli dedikleri bu olsa gerek, guya bilimkurgu. haa unutmadan tabiyki de marsa Amerikan bayragi dikiliyor kacinilmaz sahne...
    Puan: 5
  • Komser Şekspir - Komser Şekspir

    Puan: 1
  • Hemşo - Hemşo

    utanıyorum,',,',

    geçenlerde imdb.com'a eklenmemiş bir türk filmi ekliyeyim dedim. Hemşo o hafta gösterime girmişti yoktu tabiyki de imdb.com 'da ben de oolesine yolladim. eklemişler: http://us.imdb.com/Title?0276191 zuxxi'nin imdb sayfası olarak bu adresi de koyması lazım. aslinda bunu yapmamaliydm. zaten 10 tane anca filmimiz var imdb.com'da bi tanesi de bu ucube..
    Puan: 1
  • Mezarını Derin Kaz - Shallow Grave

    hakikaten gerildim,',

    İzlemeyen okumasin

    dedektifi çok sevdim "dial m for a murder"daki dedektifi animsatti bana. zaten psikolojik sorunlari olan bi adamin yavaş yavaş nasil bi sayko halini aldigini goruyosunuz. bu arada filmdeki "karı"ya (bilerek bu kelimeyi kullandim cunku o cok ashshaalık) sinir oldum. Cünkü sayko'dan sayko olduu icin nefret edilebilir lakin bunun hich bi olayi yok iirench olmak icin herkesi satiyor para için. Evan McGregor'in karakterinin de bu kadina aşık olduğunu anlıyoruz filmin sonunda, benim için bi şok oldu aslında.. neyse yeter,',
    Puan: 9
  • Şeytan - The Exorcist

    ---------ÇOK CİDDİ!!!!!--------------

    ben bunu filmin eski versiyonunu izlediğimde de çok düşünmüştüm. hadi diyelim şeytan memleketimize geldi. birisinin içine girdi? şeytan çıkarma (exorcicism) işini nasıl yapacaz. mahalle imamını mı çağaracaz önce? o da hemen diyanet işlerini mi ariyacak? diyanet işleri de durumun ciddi olduğunu düşünürse "kabe"ye mi bildirecek olayı? heeaaa? nasıl olacak ? nassııl? işte hükümetin hiç bir şeye önlem almadığını yine gördük, yine gördük. bi de şeytan zuxxi'nin falan içine girerse nickleri bi acayip mi görünecek noolacak ? ya da şeytanını çıkartırken "etteyiatü" mü okiycaz? yarabbim yardım eet!
    Puan: 7
  • Rocky 4 - Rocky 4

    better living through chemistry?

    filmden en belirgin hatırladığım sahne ivan drago'nun doping alrak ve çok teknolocik araçlar kullanarak hazırlanmasının aksine Raki'nin bi dağ evine çekilmesi ve orda karların içinde koşması, odun kesmesi falan gibi aşırı doğal yöntemlerle hazırlanması oldu. nitekim doğal ürünlerin hayatımıza çok daha fazla şey katabileceini görmüş olduk. bi de radiohead şarkısı vardır Fake Plastic Trees diye neden bilmem ama aklıma geliverdi.
    Puan: 2
  • İhtirasın Bedeli - The Claim

    milla'cığıma:

    selamlar milla belki sen beni tanımıyorsun ama ben seni çok iyi tanıyorum. return to the blue lagoon harich tüm filmlerini izledim hatta bi kere married with children'a da çıkmıştın konuk oyuncu olarak. sana burdan bir teklifte bulunmak istiyorum. holüvud'un o gösterişli yaşantısını bırak gel istanbul'a yerleş ve EVLEN BENİMLE!!! evet yanlış duymadın, lütfen ağlama millacığım, biliyorum çok sevindin ama kıyamam. sen istanbul'a ilk geldiğinde otel rezervasyonunu "mihriban" olarak yaptırırız. e malum annem senin biz de kalmana razı olmaz hemen. ama annemi görsen hemen ısınırsınız birbirinize (ben bu arada senin çok iyi yaprak dolması yaptığını söyledim anneme, çaktırmassın umarım). imdb.com 'da "Dating John Frusciante, guitarist of Red Hot Chili Peppers and solo artist." yazıyor umarım bunlar sadece sipekülasyondan ibarettir. istanbul'a gelince ne işle uğraşıcam diyorsan aktristlik (sinema oyunculuğu) yapmaya burda da devam edebilirsin, seni en büyük türk yönetmenleriyle tanıştırırım (Savaş Ay, vb..). İş sıkıntısı da çekmessin. Savaş Ay'la çekeceğin bir filmin galasını seneye seninle birlikte cannes'da yaparız. kırmızı halının üzerinde ortada sen, sağında ben, solunda da Savaş Ay birlikte yürürüz. Aslında yurtdışındaki şöhrete hiç ihtiyacın yok çünkü ben seni burda Catherine Derviş'ten daha ünlü yaparm. bak görürsün. bu arada vurguları tersten yaparak konuşman beni benden alıyor. burdan tüm zuxxi.com camiasını milla'cığımla temmuzun 19'unda gerçekleşek düğünümüze davet ediyorum. zuxxi'yi de bize nikah şahidliği yapması için ikna edeceğim, biliyorum önce olmaz diyecektir ama sonra kabül edecektir, kıramaz beni. düğünde de göbek atmaya kalkmicaktır sonra ısrarlar üzerine tamam ulan deyip kalkıp oyniyacaktır.
    Puan: 7
  • Himalaya - Bir Şefin Çocukluğu - Himalaya - l'enfance d'un chef

    "deneysel çalışma" uğruna herşeyi yaparım. bakınız şu anda zuxxi.com sitesinin başlıklarının ne kadar uzun olabileceğini ölçüyorum. belki de şu anda klavyeyi tepelemek suretiyle ortaya çıkarttığım karakterler insanlık için önemsiz ama zuxxiciler için çok

    önemli olabilir. -- yazıyordum ki başlık bitti. demek bu kadarmış maceraa. neyse bir ilki gerçekleştirmenin şevkiyle yazımıza geçelim. olay şudurki bu film çok kaliteli. hele birde can sıkıcı amerikan filmlerinden sonra insanın gözünü gönlünü açıyor. filmde ne kadar güzel fotoğraflar olduğunu söylemek yersiz. filmin anlattığı hikaye bir çok açıdan vizyondaki diğer filmlere göre farklı şeyler anlatıyor. salonda tek başıma oturduğum 104 dk. + 10 dklik ara boyunca sıradan bir şehirlinin düşünebileceği şeyleri düşündüm durdum. mesela onların ne kadar küçük bir dünyada yaşadığı, bizim hayatlarımızın onlarınkinden ne kadar farklı olduğu. biz manasız şeylerin peşinden koşarken onların sırf hayatta kalmak için yani kışı çıkartacak yemek elde edebilmek için nelere katlandığını görmek benim için farklı bir deneyim oldu. bu 104 dakika boyunca ben filmin hangi yılda geçtiğine dair hiç bir ipucu elde edemedim film belki 2085 yılında belki de m.ö. 234 ylında geçiyordu. filmdeki insanlar çok ilkeldi, batıl inançlılardı ama onlarda insandı örneğin taht kavgası, yaşlılık sorunları gibi insanlığın tüm ortak özelliklerini onlarda da görebiliyor idik. filmin hangi yıllarda geçtiğini anlayamamız filmin masalsı havasını iyice kuvvetlendirdi. yapıtın bir çok güzel özelliğini atladım ama benim şuraya bu yazıyı yazmamın asıl sebebi yine memlektime sinir olmaya başlamamdır. türk sinema izleyicisi(!) neden bu kadar 'bön'? zuxxi sakinleri bile bu tabire uyuyor belki de. gladyötör, pörl harbur gibi 'manasız' filmlere herkes yorumunu yazıyor, o filmleri herkes izliyor, lakin neden kimse gidip bir kere de olsa bir sinema filmi izlemiyor? izlese de neden izlediği filmin üzerine acıcık kafa yormuyor? şayet bir 'mucize' olmazsa yorum yazan 3. zuxxici olacağım birincisini yorumdan saymıyoruz ikinci yorumu yazan da aaa kimse yazmamış bari ben yazayım diye yazmış. ciddi şeyler konuşurken insanın canı sıkılıyor anlatacağını da anlatamaz hale geliyor, zaten anlaması gerekenler şu kadar açıklamayla anlamışlardır.
    Puan: 9
  • 15 Dakika - 15 Minutes

    real american movie

    İzlemeyen okumasin

    aslında holüvud sineması çok güzeldir siz bakmayın diyer saçmalıklara. işte bu film gerçek bir amerikan filmiydi aradığımız hareket, eleştri, farklılık, yıldız oyuncular hepsini bulduk. marilyn manson'ın eski bir şarkısı vardır bilmem bilirmisnz ismi 'the irresponsible hate anthem'. neyse çok güzel amerikan eleştirisi yapan şarkıda şöyle diyordu bir bölümünde adam: "i hate the hater, i'd rape the raper". burda da tıpkısının aynısını görüyorz 'Jordy' adama 88 kere ateş ediyor. cordi burda bize düzgün bir kahraman gibi gelse de sadece bir amerikan kahramanı; kendine hakim olamıyor, yufka yürekli, intikam peşinde koşan, şan şöhretten kaçan bi adam. film kendisiyle alay edebilen çok olgun bi film aynı zamanda. eddie'nin ölmeden önce de savaşarak ölmesi klişelerle dalga geçmesi çok yerinde olmuş. aslında burda hakkaten klişelerle dalga mı geçmiş? yoksa klişeyi kullanmış mı diye düşünebilirz. buna kesin cewap wermek zor ama bence klişelerle dalga geçiyor. evet evet gerçek amerikan filmi olmuş işte.
    Puan: 9
  • Cyrano de Bergerac - Cyrano de Bergerac

    burnum da burnum;

    çok şık bir filmdir. kitabını da okuttular bize okulda filmini de izlettiler. sirano bahtsz bir adamdır. şayet bizim devirde yaşasaydı çok para kazanır çok daha ünlü olurdu. mesela stand-up show yapsa falan manyak para götürürdü. heirfin aazi super laf yapiyor. fakat manyak kompleksli. işte bi de 20. yy mucizesi estetik ameliyat yaptırırdık. o da giderdi. oooh... ben herifin meneceri olurdum. milletle dewamlı da tartışır çok da medyatik olurdu. öffff neyse filme sinematik olarak yaklaşırsak. filmdeki ufaklık aslında kitapta bulunmamakta o yönetmenin eklediği bir karakterdir hatta bizm ders kitabımıza göre o velet yönetmenin çocukluğuymush, sahne sanatlarına nasıl tutulduğunu falan anlatıyormuş. filmin başındaki tiyatro sahnesi gerçektr hotel de bourbogne tiyatrosuymush o o zamanlar tiyatrolar ooleymish tam bir curcuna falan filan. sonuç olarak kaçırılmiyacak bir film. leziz de diyebilirmiyz? diyemeye de biliriz. ama beyazperdede izleseydim 9 verirdim.
    Puan: 8
  • Kambur - Le Bossu

    ahlak düşmanlığı

    İzlemeyen okumasin

    uzun bir müddet oldu şu filmi izleyeli. ama görünce kalbimden vurulmuşa döndüm. olay şudur ki kaliteli bir 'fransız' filmi var karşımızda. hem de çok kaliteli. olaylar, kişiler, müzik,kostüm, "gerek kurgu gerek yönetim" çok başarılı olmuş ehuaheaueha. danyel otöy'ü çok beyenirm, kendisinin adını bu filmden ögrenmiştm zaaten. harem suare'deki kızcaız marie gillain inde bu filmde oynadığına hiç dikkat etmemişim neyse. filmin sonunda herifin yıllardır kızım diye baarına bastığı kıza saldırması we evlenmeleri falan benim bi acayibime gitti. yaani nasıl oluyorda diye bi sürü soru işareti belirdi kafamda. hadi bu ikisi bu ahlaksızlığı yaptı tüm fransızlar niye bunları alkışladı onu da anlıyamadım. nası yaani? hattaaa kesköse? kes tavuu koy kümese ya da oyle bişiy...
    Puan: 8
  • Hamam - Hamam

    yabancılar için türk kültürü ve istanbul 'belgeseli'

    öncelikle şunu belirtmek isterimki bu adamın harem suare filmi çok daha güzeldir bundan. ferzanefendi film yapacam ve avrupa da tutunmak istiyorum demiş. e nasıl olsun falan demiş akabininde? avrupalıların çok sevdiği bir kültürü başka bir kültürle buluşturma olayına gireyim hem çok kolay hem de tuttururum falan diye düşünmüş ferzan bey. euroimages den de para almış bu fikirle. sonra turklerin ne kadar ozelliği varsa işlemiş yok misafirperverlik yok küçük mahallede herkesin birbirini tanıması yok gidenin arkasından su dökülmesi falan filan... yanlız filme mafya işinin sokulması çok ucuz olmuş, tüm türk filmlerinde war bu numara. senarist nezaman sıkışsa 'ulan şuraya bi mafya sokuşturalım, içine çıkılmaz durumdan kurtulalım' diyor. nerdeyse son 4 senede içinde mafya olmayan film çekilmedi gibi bişey. ama herşeye rağmen güzel bir filmdi. bu arada hatırlarsanız hamamcılar odası mı ne filmin yönetmenine dava açmıştı, olmaz hamamda eşcinsellik diye, adamlar bayaa bi gaza gelmişti. komik işte. resimler hürriyetin ilk sayfasında yayınlanmıştı olay sahne diye. neyse uluslararası başarı aldığı için güzel bir film, onun dışında mistik bir istanbul atmosferi yarattığı için de çok hoş. son bir sorum da yolu burdan geçen tüm yolculara olacak bu cannes film festivalinden ödül almıyan adam yok. yok altın palmiye yok parlak kamera yok eleştirmenler ödülü yok en iyi film yok en gıcır pelikül. nasıl oluyor yaani hangisi gerçekten en iyisi oluyor. hani oscar'da bizi kandırıyolar anladık da yoksa bunda da mı war bi numaralar? ? ? not: ben filmi trt2 'de izledim italyanca konuşulan yerleri de türkçeye çevirdikleri için adamlar nerde ne zaman italyanca konuşuyor aile ne kadar italyanca öğrenmiş anlıyamadım. orası havada kaldı. duyrulur.
    Puan: 6
  • Delik - The Hole

    delik bana hakkaten delik geldi.

    öncelikle belirteyim ki her sektör gibi şu sinema sektörü de ilginç bir evrim geçiriyor teknolojinin gelişmesi ile. size internetin yararlarını yahut bilgisayar efektlerinin ne kadar aşmış olduğunu anlatacak değilim. benim bu filmde ilgimi çeken seslerin çok yerinde kullanılmasıydı. film boyunca en az gerilimli sahnede bile 'bas'lar 'buuuuw-buuuuuuwwwww' diye çalışıyor. bu da insanları farketmeselerde bayağı bir etkiliyor. ses güzelliği olaraktan eskiden en fazla surround olayını hissederdik yok heriflerin üzerinden helikopter geçerdi önce sol arkadaki 'hoperlörler' çakuşırdı daha sonra sağ öndekiler falan. bu olay 'dikkat edene' en fazla 'aaa hoş bişiy oldu' dedittirirdi okadar, kurguya bi katkısı olmadı hiç bir zaman bu surround olayının. ama kaliteli bir salonda (ben suadiye movieplex'de izledm bu filmi) izlediğiniz zaman, gerilimli sahnelerde bas koltuğunuzu bile titretebiliyor. bu çok hoş bişey olmakla birlikte ses efektlerinin izleyici üzerinde farklı bir etki yarattığını görüyorsunuz. Rick McCallum'un (starwars'un yapımcısı) en büyük derdi bu oluyor zaten. episode 1 çıkınca ülkemizde her salonda izleyiciyle buluşamamıştı hatırlarsanız. lucasfilm çeşitli kıstaslar getirmişti filmin gösterime gireceği salonlar için. john goodman'ın oynadığı bir film vardı tam hatırlamıyorum ama bu adam hitchcock özentisi bir korku filmi yönetmeniydi, izleyenlerin hepsini altlarına ettirecek kadar korkutmak istiyodu o yüzden sinema salonuna çeşitli değişiklikler yamıştı mesela her koltuğun altına çok düşük seviyede elektrik verecek teşkilat yerleştirmişti. hole filminin sesleri de işte böyle ayarlanmış. aslında ben bu ses zımbırtısını tartışmaya açığım buyrun beklerim. filmi pek tutmamamın diğer bir nedeni ise karaktrlerin benim için fazla 'moron' olmaları yaani onlar baştan hakediyorlar başlarına gelen her şeyi. ben kolostorofobü'den falan anlamam. notum üç diyeceğim de güzel bir salonda izleyin and experience the sound quality.
    Puan: 3
  • Hücre - The Cell

    uzun bir uğraştan sonra "Ben de izledim bu filmi yazacağım" tuşuna basabildim

    İzlemeyen okumasin

    bu tarsiım (tahsin'in ingilizcesi gibi) zamaninda bol bol reklam ve mtv klibi (rem'in loosin' my religion'ı dahil) ceken bi adammish. filme gelince klip ve reklam izlemeyi seven insancklar icin cok keyifli bir tecrübe olr bu filmi izlemek. lakin kurgu eksik kaliyor. we bu arada adamin vücuduna halkaları takarak kendisini asmasını geçenlerde national geographic'in culture shock porooooraminda izledim. hakikaten oluyomush yaani film icabi deyilmiş. filmde en kıl oldugum olay ise karının filmin sonunda bu manyak herifi kendi beynine alması ve adamı öldürmesi! adamn icindeki cift kisilikten yok birisi "masum" coccukluguymush yok oburu sapik buyukluguymush falan. goz goregore olduruyor sapik buyuklugunu adamin, boylece ruhsal (zihinsel) dunyada adami yoketmish olsa da sonuchta fiziksel olarak da olduruyor adamı. ve oldurdugu adam kim olursa olsun yoktur kimsenin hakki buna. biraz amerikan adaleti olmuş. gelin bu konuyu tartışalım diyorum!!! (gosterimden kalkalı 1 sene olmuş bi film için oldukça komik bir oneriydi hakkimi yemiyelim eahueah) ayni zamanda kendi muzigini yapamayan bi sarkicidan hiç hoşlaşmam onla hoşlaşandan da hoşlaşmam.
    Puan: 6
  • Akıl Defteri - Memento

    ben bu işi kendi manyak fikirlerime benzettm:

    İzlemeyen okumasin

    arada sırada ruh hastası senaryolar üretiyorum. bunlardan bi tanesini filmi izlerken hatırladm. buna göre; "yaptığımız her boktan önce 2 tane seçim hakkı çıkıyor, çok kuvvetli ve mistik bir ses bize şunu mu yapacaksn yoksa bunu mu yapacaksn diye soruyor. mesela gelecekteki mesleğin için sana iki seçenek sunuyor we sen onlardan bir tanesini seçince örneğin mimarlık mimar olucam diye tutturuyosun ve diğer seçeneklerle hiç ilgilenmiyosun (bizim ülkemiz için pek geçerli bi örnek olmadı ama anladiginizi ümid ediyorum). ama burda önemli nokta bu seçimi yaptıktan sonra kesinlikle böyle bir seçim ortamına çıktığını 'hatırlamaman'. ruh hastası bişiy di mi? aynı şekilde tüm insanlara bir kaç yıl geriye dönme fırsatı veriliyor arada bir ve de yine 'hatırlamıyorlar' hiç birşeyi, hiç bir şekilde. sonuçta bu 'hatırlamama' üzerine başka aşmış senaryolar da geliştirebilir. ama uyarıyorum bunlar adamı bir hasta yapar ve uyarıyorum sakın aranızdan bi tane kendini bilmez ilerde çıkıp böyle bir film yapmasn, keserm." adamn ne kadar her boku unutsa da kendi kaderini kendi çizmesi üztelik de kendinizi adamın yerine koyduğunuzda bunu mistik bir şekilde sağlamasını kendi hipotezlerime benzettm. yani bana bayaa bir enteresan geldi adamn hatirlamayacagini bildii halde ileriye yönelik planlar yapması. işte belki de bu yüzden okadar beyenmedmfilmi sizin gibi. konu dediğimz şey yaratıcı olabilir ama bu bellek olayını hitchcock da orson welles da işledi farklı olarak. ben dediğinz gibi filmin tekniğini de öyle çok beyenmedm. ama kadn güzel belki de o yüzden 7 weriyorum 6 yerine. belki de jixus bi gun bize kari kız kısmı yüzünden filmlere bol kepçeden not wermemeyi öğretir. not: yazı çok uzun olmuş tekrar okumayacagim. yanlisim varsa affedin affetmezseniz de hiç üzilmiycem.
    Puan: 7
  • Final Fantasy - Final Fantasy - The Spirits Within

    'Final Fantasy' de 'Hironobu Sakaguchi' et 'Karma' de 'Tarkan Teveteğlu'

    final fantasy güzel başlayan ama can sıkıcı bir animasyon haline dönüşen iki üç yıl sonra kolaylıkla unutacağımız, filmin sonundaki dev fantom kökleri (?)'ni kolaylıkla blendax (?) reklamındaki saç köklerine benzetebileceğimiz bir film. animasyon kalitesine baktığımızda bazen hakkaten gerçekten ayırt edemeyeceğimiz anlar olsa da genel de anlık zewkler weren bir film. dikkat edersek animasyonu başarılı bulduğumuz anlar sadece bizim günlük hayatta karşılaşamayacağımız olaylar yok manyak munyak fantomlar yok deli gibi silahlarla ateş eden askerler yok korunma amaçlı kurulmuş 'sınır şehirleri' , bunu dışında insancıklara baktığımızda tüm animasyonlarda olduğu gibi öncelikle ellerinin hiç olmadığını göreceğiz lakin resim sanatında da en zor işlerden birisidir şu elleri çizmek. filmin en büyük eksiği başarısız müzik hem de çook başarısız uzun zamandır böyle başarısız seçimler görmedim. '2001 bir space macerası'nda györgy ligeti'nin yaptığının benzerini zorla ve çok beceriksizce yapmaya çalışan bir müzik vardı. yine de sonuç olarak filmlerle ilgili herhangi birisinin mutlaka görmesi gereken bir film diyorum. ilgimi asıl çeken olay ise yavaş yavaş tüm sanatlarn iç içe girmesi; radiohead albüm yapiyor albümün booklet'i olmadan o albüm bir hiç o resimler şarkıları anlatıyor diyor; böyle bir film yapılıyor resim sanatı + sinema sanatı + müzik sanatı iç içe giriyor ve bir de tabiki teknoloji faktörü var. şimdi asıl beni sinir eden konu: hironobu diye bi adam önce bir oyun yapıyor bu oyun tüm dünyaya ulaşıyor. daha sonra bunun filmini çekiyor yine onlarca ülkede gösterime giriyor. bence bu bir başarı. dalları tutmuyor ama bi de bizim megastar tarkan'ımız var. bu adam 'karma' diye bir albüm yapıyor ondan sonra 'karma' kavramının tam doğru olmayan bir açıklamasını yapıyor ve en sonunda çıkıp bu benim felsefem diyor 2bin yıllık bir öğretiye. tüm türkiye bunu yutuyor tarkan feylosof mu oldu diye başlıklar atılıyor. bu felsefenin açıklamasını yapan magazin programı haberini şöyle bitiriyor "ve tarkan bu felsefeye 'karma' adını uygun görmüş". tabi benim gibi kendini bilmezler bu olaya sinir oluyolar. acıcık müzik dinlemiş olanlar bile bilirler böyle bir felsefeyi tarkan'in üretmediğini depeche mode, radiohead'den tutun da george michael ile boy george dahil herkes kullanır bu kawramı. ama ben aslında ne bu felsefeyi tarkan üretti diyen 'bir kısım medyaya' ne de bunu yutan cahil halka, ne de hem ny hem de paris gibi kültür merkezlerinde bulunduğu halde hala bize aynı boku satan tarkan'a kızgınım. tabiyki böyle adamlar olacak ama bi tane de gazeteci çıkıp "yok kardeşim ne tarkan'ı bu kaç asırlık doğu felsefedir" demeli. yani serdar turgut gibi sevilmeyen adamlar daha çok olmalı. müzikten tutun sinemamıza çok büyük bir ucuzlaşma içindeyiz. içinizi daralttığımı umarm sevgili zuxxiseverler...
    Puan: 6
  • Macbeth - Macbeth

    Orson Welles'in Machbeth'i ve bir de Kenneth Branagh'in uyarlamaları

    şimdi şurda şakisper'in oyununu eleştirmeye hakkimiz yok tabiyki. film hakkinda bişeyler söylemem gerekirse de; şurası kesinki, şayet ben oyunu okumamış olsaydim anlayamazdim hiç bir şeyi doğru düzgün. yani izlemeden önce kitabı alıp okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. uyarlamaya gelince her shakespeare uyarlaması gibi tiyatro ortamından kurtulamamış aslına bakarsanız bazı sahnelerde sadece tiyatrolarda geçebilecek diyaloglar var. örneğin karanlıkta machbet'i gören banquo manasızca 'kim var orda?' diye soruyor yüzünü gördüğü halde machbeth de 'bir dost' diye cevaplıyor. son dönem'in kenneth branagh uyarlamalarıyla karşılaştırdığımızda sinema tekniği bakımından kenneth'in işin içinden daha iyi çıktığını söyleyebiliriz . mesela hamlet'in (1996) mükemmelliğine kimse laf diyemez. ha birde othello (95) var onu branagh uyarlamamıştı ama bence o film de gayet başarılıydı. yeni shakespeare uyarlamalarının daha başarılı olmasının en büyük sebebi sinema tekniğinin gelişmesi bence, yani welles 1948 yılına göre çok başarılı. kenneth branagh uyarlamaları da ne kadar başarılı olsa da tiyatro için bile sahneye konulması güç oyunlar beyazperdede karşımıza çıktığında aksaklıklarla karşılaşabiliyor; örneğin bu sene (2001) festivalde gösterilen Love's Labour's Lost (aşkın boşa giden emeği) ne kadar mükemmel başlasa da sonu insanda güzel sex'den sonra orgazm olamamak gibi bir tad birakıyor. (ben de henüz olmadı boyle bişey, yani tam olarak nasıl bir tad bilmiyorum, hani kızarkadaşlarım okur da "nasııı yaa?" diye sorarlar diye ekledim shu antrparantezi) Tekrar bu filme gelirsek. Size Orson Welles'ın çook büyük cüssesinden bahsetmek isterim, boyu heralde 2 m.'ye yakındır. Bu büyük cüssesiyle ne kadar heybetli bir kral gibi görünse de stresten ve korkudan her daim terli yüzü bize kendisinin ne kadar leziz bir sanatçı olduğunu tekrar gösteriyor. Filmdeki kostümler bence başarılı olmuş ve birde Machbeth'in öyle grotesk taçları varki bi paragraf da bunun için yazabilirim. eet orson bey paraya kıymayıp yaptırdığınız güzel taçlar sayesinde benden +1 puan daha kıvırıp 8 puanı yakalayabildiniz. hadi yine iyisiniz, iyisiniz iyisiniz... hah bi de şöyle bitireyim: "Though Birnam wood be come to Dunsinane, and thou opposed, being of no woman born.."
    Puan: 8
  • Üçüncü Göz - The Gift

    medyumluk müessesi, holivud'un aptal mahkemeleri ve gergin filmleri sevmemek

    İzlemeyen okumasin

    amerika'da phsycic association diye bir olay var bir nevi devletten ehliyet alıp bu işi yapıyorlar eğitiimini alıyolar yani bu işin. emin degilim ama 1 yıllık bir egitimden sonra kazanabiliorlar bu diplomayı galiba tabiy sonrasında iyi para kazanıyorlar, vergilerini de ödüyorlar. adamlar bilimsel olmayan bir meslek grubundan bile para kazanıyorlar. bizde doktorlardan bile dogru duzgun vergi alınamıyor. hem elalemin medyumları polise yardımcı olsunlar bizimkiler didişsinler dursunlar. filme gelince cate blanchett gibi bir yavru'nun medyumluguyla bizdeki memiş ile ketoyu hatırladm, bu kadının fiziksel çekiciliği zaten topluyordur tüm müşterileri. böyle falcı olsa gidip günde 4 öğün kağıt açtırırım, 'kısmetimde yeni bişey var mıı?' diye anlamsz sorular sorarm durdurak vermeksizin. keanu reeves'i sevmem filmdeki karakteri cok yakishmish ona bence gercekte de boyle adam. yanlız aklıma takılan shu ki bu herif hapisteyken mahkeme de falan bu kadına beddua okuyordu, hapisten çıkınca uslandı mı yaani de bıraktı bu kadının peşini filmin sonunda. amerikan filmlerinin can sıkıcı mahkemelerinden bıktım usandım artık. kelime oyunlarıyla işlemediği bi suçu kabul ettirtmeye çalışan ihtirasli avukatlara ayrıca kıl oluyorum. işte bu yuzden karanlıkta dansı çok seviyorum. aferin trier diyorum. ne kadar izlerken ani panikataklar geçirsem de gerilim filmlerini sevmem, anlık zewkler bile vermezler bana ben zaten rollercoaster'lara bile binemeyen bir adamım sonradan filmi hatırlayınca daha da kotu bir film olduğunu dusunurum ama vizyondaki tum filmleri gormek gibi manasz bir alışkanlıgim var bu da arada kaynadı o yuzden. heh bi de bilmem dikkatinizi çektimi geçen sene her hafta bir erotik film giriyordu vizyona bu sene ise her hafta bir gerilim nerdeyse. sadede gelirsek üç göz'ün toplamı 3 puan bile etmedi, edemedi,',,
    Puan: 2
  • Ayrılık - La Séparation

    burası fransa evli olamasan bile 3 kere 'boş ol' demekle ayrılınamıyor

    öncelikle şunu belirteyimki filmdeki auteuil kesinlikle huppert'in başkasına aşık olduğunu öğrenince vahşileşmiyor. kadın adamı açıkçası hasta ediyor, ne yaptığını, nasıl yaptığını söylemiyor, adamı kaale almıyor, birbuçuk yaşındaki çocuklarının geleceğiyle falan oynuyor adam haaliyle çok sinirleniyor. ben bu filme 7 veriyorum cunku bu tur ciddi ilişkilere girmek için daha hayli vaktm var o yuzden pek etkilenmedm ama 10 yaş büyük olsaydm mutlaka 8 yahut 9 verirdim. hem ben bunları evli sanıyordum lakin evli değillermiş ben bu kafayı da anlayamadm evlenmeden çocuk yapma işini. bebekleri loulou inanılmaz sevimli bir yaratık auteuil de ondan aşşağa kalmıyor. kadın bi başkasına aşık olduğunu ilk söylediğinde auteuil okadar sakin ve sevimli davrandıki, sanki benim birlikte olduğum kadın bana öyle diyormuş gibi geldi bana. sonlandırmam gerekirse la séparation çok başarılı fransız oyuncuların buluştuğu insan ilişkilerinin zorluğu doğrultusunda hayatn zorluğunu anlatan çok başarılı bir pelikül. bi yerde görme fırsatınız olursa aman kaçırmayın, üzülürsünüz.
    Puan: 7
  • Örümceğin Maskesi - Along Came a Spider

    tembelliğin eğlencesi, baryumun simgesi, sonji'nin görümcesi, örümceğin maskesi ve kafiyenin eylencesi

    öncelikle şunu belirteyim ki ben evrendeki kozmik görevimin uyuyup-uyanmak olduğunu sıklıkla düşünebilen bir isanım, tembellikten acaip haz alıyorum. bu doğrultuda bulmaca çözmeyi sevmiyorum, baryum'un simgesini de bilmiyorum, yorulmak istemiyorum. ama bu filmdeki bulmacaları izlemekten haz aldm çünkü ben sonuca ulaşınılması için hiç bişey yapmadım. memento'daki gibi 'anniycam' diye kasmadm. bi elimde kolam öbür elimde sıcak patlamış mısırım mutluluk içinde bulmacaların çözülmesini izledim. alex cross (morgan freeman) neyi öne sürerse dogmatik bir şekilde 'eyvallah' deyip kabul ettim. bu kabul ettiğim fikirleri de algılamak için hiç kasmadm sağolsun dr. cross okadar didaktikti ki, armut büş ağzuma düşş oldu. yani bu filmi beyenebilmek için türün hastası olmak gerekmiyor misal benim 'escape from the monkey island' gibi oyunlari oynamışlığım yok. hiç kasmadm açıkçası, en fazla myst'i oynadm onu da bi game guide sayesinde oynamıştım zaten. bu sarı saçlı kadını ise hiç beyenmedim bana çok basit geldi, beyenen beyenir o ayrı tabiy. aynı zamanda filmin başında arabanın baraja düşme sahnesindeki efektleri ben de çok aadi buldum. son olarak dikkat çekmek istediğim konu ise sonji'nin (kidnapper) nekadar nazik bi adam olduğu. böyle iyikalpli bi adamkaçırıcı görünce yanımdaki arkadaşıma dönüp 'lan ben de büyüyünce adam kaçıracam!' dedim tam o sırada yanımdaki arkadaşımın yanında oturan diger arkadaşım 'yaw ne kadar iyi niyetli bir adam kaçırıcı bu keşke beni de kaçırsa' demiş. tabiy biz bunun üzerine dakikalar süren gülme nöbetleri geçirdik, hani geçirmedik değil. sonuçta morgan freeman önce kızları öptürmedi daha sonra örümceğin 'maskesinin maskesini' çözdü. ben mi? genelde ben kızları öpmem, onlar önce beni öper bir de örümceklerden korkarım. yani aslında bana gelmez böyle işler.
    Puan: 7
  • X-Men - X-Men

    fantastik nasıl gerçekçi gözükür? bi film kendisiyle nasıl dalga geçebilir? langırt nasıl saadet simgesi olur? bu kadar uzun yazı nasıl sıkılmadan yazınılır? ve de okuyan olur mu?

    ben bu filmi şansa eseri olarak tam 4 kere izledim, hiçbirinde sıkılmadım. ama bu yüzden çok fazla not almışım, çok uzun bir yazı olacağa benziyor mümkün olduğu kadar kısaltıcam. söz! öncelikle çeşitli 'vurdulu kırdılı' ve ya 'fantastik' filmleri diğerlerinden daha mantıklı hale getiren çeşitli öğeler var gözümde. örneğin bu filmde 'insan ırkı bir kaç milenyumda bir mutantlar doğurur' diyor, başta bunu kabul ettikten sonra parmaklarından bıçak çıkartan, yemek yaparken telekinesis ile tenceredeki yemeği karıştıran insanları (mutant?) görmek mantıksız gelmiyor ama bir chuck norris (chuck morris??) filminde bir adamın tek başına on yüz bin milyon adamı dövmesi acaip mantıksz geliyor. aynı tez ile matrix'teki dovushme sahnelerinin gerçek hayat olmadığı, bir nevi bilgisayar simülasyonunun içinde olduu için bana daha kabul edinebilir geldiğini, star wars'un çook çook uzun zaman önce çok uzak bir galakside geçtiğini we bilim bakımından her türlü kuralın farklı olduğu için filmdeki herşeyin bana gerçekçi geldiğini söyleyebilirim. x-men'e gelirsek: ben bu filmi hayli beyendim. ama bazı kıl olduğum noktalar var örneğin filmin açılışında isimlerin çıkması filmin kalitesini düşüren bir olay, x-men'i binlerce çizgiromanı basılmış bir sürü çizgifilmi çekilmiş bir fenomen olarak kabul edersek filmin açılışında aktörlerin isimlerini görmek sinir bozucu olabilir. diğer bozulduğum nokta ise filmin sonlarına doğru uçaklarına bindiklerinde hatırlarsanz wolwerine x-men kostümlerinin çok rahatsz olduğunu söylüyor bunun üzerine de cyclops 'yoksa sapsarı ve uzerine yapişan bir kostüm mü tercih ederdin?' diye dalga geçiyor. işte ben en çok bu olaya sinir oldum tekrar hatırlayacağınız üzere x-men çizgiromanlarnda ve çizgifilmlerinde wolwerine'in aynen cyclops'un tarif ettiği gibi bir kostümü var. bir film kendisiyle dalga geçmemeli bence, bu aynen scream'deki çok korku filmi izlemiş gençlerin 'ne yani şimdi biz ölücekmiyz?' diye dalga geçerken kafalarının kopması gibi sinir bozucu bir durum teşkil ediyor. filmin geçtiği dönemde mutantlarin da ortaya çıkmasıyla birlikte bir kaos öncesi kıpırdanmaları var işte bu durumu filmin başındaki wolwerine'in içinde bulunduğu durum anlatıyor. wolwerine para karşılığı boks yapıyor ama boks yaptığı mekan kanunun uğramadığı, acımasz bir şehir we bu da tabiyki kaos ortamının bu filmde nerde we ne derecede olduğunu anlatan, halkın nabzını ölçen bir ortam. bu arada belirtmeden geçmiym spiderman'de superhero olmaya karar wermeden önce para karşılığı boks yapıyordu. değineceğim son nokta ise geyiks'e yazdığım ama bilirkişi barajından geçemeyen bir tespit: bu filmin sonunda da olduğu gibi önceleri çok çekmiş ama sonunda huzura kawuşmuş tüm çocuklar langırt oynamaya başlar. buna darülaceze ve çocuk esirgeme kurumunu anlatan tv haberlerinde çok rastlarz. bildik hikaye çocuk sokakta boyacılk falan yapıyordur iyi kalpli TVciler çocuğu alıp ÇEK'una götürürler, çocuk kurtulmuştr ve en sonunda yeni arkadaşları ile birlikte langırt oynuyodur. langırt nedense saadet sembolü olarak görülür. x-men in sonunda da rogue arkadaşlarıyla birlikte oynuyordu bu oyunu. bitti, çok uzun oldu, sanırm ben bile ön-izleme bölümünde yazıyı tekrar okumayacağım, bi daha bu kadar uzun yazmamalym, sabredip okuyanlara umarım bir kaç güzel fikir verebilmişimdir. umud ederimki olmuştur yani, yoksa yuh bana.
    Puan: 8
  • Elisa - Elisa

    elisa! elisa! elisa sauve-moi! ya da since i was born i started to decay and nothin' ever ever goes my way

    İzlemeyen okumasin

    şimdik bi tane mari'cik var bu filmde ki kendisini vanessa paradis canlandırıyor. kızcaaz çok çekmiş anasından-babasından ananesinden-dedesidnen küçücük yaşta yetimhaneye düşmüş. kızın içinde acaip bir bastırılmış nefret var mutlu insan gördüğü zaman kafayı yiyor ve tüm mutluluklarını yok etmek için elinden ne geliyorsa arkasına koymuyor (bu deyim yanlış oldu ama ben bu ne lahana buy ne pırasa turşusu.. amaaan o deyimi de diyemem deyim diyememe hastalığım var). kızcaaz yetimhane'de her turlu pisligi yapiyor muduraanımı tehdit ediyor falan bu arada yetimhaneyi gorseniz oyle temiz oyle guzel bir yerki. demekki bu kız bizim ulkedeki yetimhanelerde olsa kafayı yiyecek, aklıma bu takıldı işte şımarık fransız noolacak. film sıkınılmadan izleniyor. iki tane deişik bolumden oluşuyor gibi ilk bolumde kızın karakterini goruyoruz ikinci bolumde babasının (depardieu)nasıl bir adam oldugunu goruyorz ve ikinci bolumde baba-kız ilişkisi bir sonuca varıyor tabiy. kızımızda revenge doesn't work diyor. yaptıgım en manasız yorumlardan birisi oldu ama son olarak da vanessa paradis'nin hep sorunlu kişilikleri canlandırdıgına dikkat cekmek istiyorum daha sonra da kendisinin jhonny depp gibi dunya guzeli bir adamın karısı oldugunu belirtiyorum. notumu da veriyorum. başlık da atıyorum. her şey normal gözüküyor. afferin bana zuxxi/sinema 'daki bir filmi daha yorumsuz bırakmadım gaza geldim ve yazdım. kusursuz olduguna inanmiyorum ama gönder tuşuna basıcam. yalancı deilim sadece yazı çıksın istiyorum. kusursuz deil kesin kusurlu,',err...
    Puan: 7
  • Yurttaş Kane - Citizen Kane

    yurttaş kamil

    ben orson welles'i gerek fiziği gerekse sanatı bakımından beyenen bir insanım. lakin bu filmini pek tutmam. hatta ve hatta orson welles'in en kotu filmidir, bay arkadin ise en byendiğim filmidir. filmi belki amerikalı olsaydım çok beyenirdim. başıma tac yapmak suretiyle sagda solda takılırdım, lakin gelin görünki sewgili zuxxiseverler turk evladıyım ve bizim buralarda manhattan adasındaki gibi her köşede 200 metrelik binalar yok, kafanı hafif kaldırsan hangi reklam tabelasına bakacağını şaşıracağın bir times square yok. dolayısıyla ben bu charles kane'in manyaklıklarından etkilenmiyorum, ne parasının inanılmaz çokluğundan , ne de xanadu gibi manasız büyüklükte bir 'saray' yaptırmış olması bana vız geliyor açıkçası. zaten filmin ismi yurttaş kane; orson efendi amerikan halkına "bakın bu adam da sizden biri aslında, ve gördüğünüz gibi o da s.çabiliyor, bunca parasına rağmen kadınlar onu da terkedebiliyor. bakın bakın ölümünde onca servetine rağmen okadar çaresizki sanki bütün yaşamı boşuna geçmiş gibi taa çocukluğuna serzenişte bulunuyor, kabul edin bu kadar paranz olmasa bile siz ondan daha mutlusunuz, hadi yine iyisiniz" diyor. işte bu yüzden amerikalılar daha çok sevebiliyor bu filmi bize nazaran. oysaki yeşilçam yurttaş kamil diye bi film çevirip bir türk politikacısının iç sıkıntılarını anlatsaymış mesela paçalı don giyen bir adam olduğunu gösterip bunun üzerine onca zorluğa rağmen 30 - 40 yıldır 'vatana hizmet aşkıyla' politikayı bırakmamadığını gösterip bunun üzerine ona vizonteledeki gibi lahmacun yedirseymiş açıkçası ben çok tutardım eminim türk halkı da çok tutardı bunu, çünkü onlar en iyisini hakediyorlar, canlarım benim.
    Puan: 6
  • Yıldız Savaşları: Bölüm I - Gizli Tehlike - Star Wars Episode I - The Phantom Menace

    Star Wars Expended Universe: Attack of the Kirli Turk Episode 1: The First Contact

    natalie portman'ı bir balo'da falan kazara ayakta görürsem ve ben oturuyorsam direk ayaa kalkarım şöyle bir diyalog geçer aramızda. BEN- buyrun yor highness, ayakta kalmayn kıyamam. NATALİ- sağol cicim, valla burda benim bi kraliçe olduğumu kimse hatırlamıyor, oysa gel görki ingiltere kraliçesi 9. elizabet'e ne iyi davranıyorlar. B- e ama natalicim sen de gittin hem "a long time ago"da hem de "in a galaxy far, far away"de bi kraliçe oldun. burda kimse iplemez seni ehiiehi. gel kabimin kraliçesi ol ben de kralın oluyim ne dersin? N- ayyyyy, ay obüvizliy dont nov vat tu sey. B- sey yu lav miii ol erand dı vörüld! N- pışşş, sus anakin geliyor. (Anakin GİRER) ANAKİN- nözlerime ninanamiyorum!!! natali bu ne hal yaaa??? iki dakka k.çımızı döndük, arkadaşlarla iki kelime bu haftaki 6'lı pod racing'de ne oynamalı diye tartış.. BEN- sus lan anakin çok uzattn, biz delikanlılığın kitabını, mertligin (ğ diye okumayn gaziantep'in g si ile okuyun) ise şiirini yazmış 'müslüman' bir türk evladıyız! bi kafa kodummu otuttururum. A- ne diyosun lan az gelişmiş türk! sen önce memleketinin son 3 yıllık gayri safi milli hasılatına bak. B- her şeyi söyletirim ama memleketime bişiy söyletmem! yaktım çıranı anakin skywalker!!!! N- amaan çocuklaaar benim için bunu yapmayın, bi gün sen bi gün o noola... A- sus lan sen de. oolum ben galaksinin en baba jedi temple'larında ışın kılıncını kullanmanın bin bir türünü ogrendim. the force sayesinde her türlü attıraksiyonu yaparm ben. (Anakin Skywalker ışın kılıncını, türk evladı kirli ise buna 'döner bıçağını' çıkartarak karşılık verir) b- Bismillahirahmanirahirüüüüümmm, ya allaah! A- Haydin may the force be with me olsun. (döner bıçağı'nın ve ışın kılıncının çarpışmasından acaip sesler çıkar...) çiiiişuuuuyyyy... ---Bu ilk bölümümdü daha devamını yazabilirim belki, olabilir hani bunu 6 dakikada yazdm acicik daha uğraşsam belki daha keyifli olabilirdi---
    Puan: 10
  • Şehrin Azizleri - The Boondock Saints

    candark da öldürdü aziz oldu, bunlar da öyle, ama olmamalı böyle

    şimdi ben diyorumki, ben bu filme inanılmaz büyük umutlarla gittim, hatta ve hatta metro denilen mekanda 'yürüyen yer'den koşarak geçmek suretiyle hızıma hız kattım ve filme yetiştim. 'The Boondock Saints' acayip şekilde 'ilk film' kokuyor ve bunu anlamak hiç güç değil. kopuk, kopuk, kopuk ilerliyor film. ilk başta 'adamların niçin bu işi yaptıklarını anlatmayalım baba!' mantığıyla çekilmiş olan film daha sonra sanki 'ulan, yok. tekniği fazla kasmayalım, gişe falan anlarsın ya' mantığıyla adamlarımızın niçin bu işleri yaptığını anlatmış. tanrının adaletini kendi kendine dünyaya getirmeye çalışan ve vahşice onlarca adamı gözlerini kırpmadan öldüren adamlar bana göre melek değillerdir. öldürdükleri insanlar sadece şu dünyadan göç etseler ii olucak dediğimiz pislik adamlar olsalar bile, ben bu kendini bilmezlere kendi kendilerine adaleti yerine getirmeye hakları olmadıklarını ve bize gelirken de 35'lik rakıyı getirmelerini hatırlatıyorum, . buraya kadar film kötüydü notum da 2 idi. lakin filmin sonu acayip bir demokrasi mesajıyla bitiyor, TV röportajı gibi bi sürü adama bu şehir azizleri hakkında fikirlerini soruyorlar kimisi 'onaylıyorum' diyor, kimisi ise 'kimseyi öldürmeye hakları yok' diyor, bir başka kesim ise 'no comment' diyor. bu final sanki yönetmenin 'sittr yaw çok tek taraflı film yaptık, sonuna bişeyler uyduralım!' çabası gibi gözükse de ben yuttum açıkçası puanımı 3e yükselttim. sistemin içindeki ateist polisin 'yaw naapsam, bu adamları korusam mı?' krizindeyken. kiliseye girip günah çıkartarak karar wermesi ve o andayken alkollü olması ayrı bir klişeler zinciri olmuş. bu kadar.
    Puan: 3
  • Müşteri - The Client

    çocuktan al haberi

    bi tane kendini bilmez velet var: ilk sigara tüttürme tecrübesi için kardeşini ormana götürüyor. çok bilmiş. büyümüş de küçülmüş. çirkin. kardeşi: o da biraz hödük. gördükleri avukat: adamın zaten intihar edeceği varmış isabet olmuş bu karmaşık olay bunun kendisini vurmasına, kesin iktidarsızdır da... bi tane federal var (tommy lee jones): ün peşinde, devamlı TV'ye karizma falan yapıyor.. bu veletlerin annesi: çok cahil kaybetmeyi de hakediyor. avukat reggie: erkek gibi bişiy, eminim eteginin altında kalan bacak kıllarını traş etmiyordur. alkolikmişmiş ve eskiden alkolik olduğu için velet mark bu kadını aşşağılıyor ona bağırıyor falan, ben ne hakla? sorusunu sormak istemiştim ilk izlediğimde. işte bu insanların hepsi manasızca bağrışıp duruyolar bütün film. klasik olaraktan kimisi geçmişiyle, kimisi geleceğiyle yüzleşiyor ve toplumsal olarak da derin devlet, yasalardaki boşluklar, tanık koruma programı falan filan anlatılıyor. kendi çaplarında çocuk psikolojisine dalmışlar biraz yok işte öksüz büyüyen çocuk falan. hırs mırs. mafya mufya. medyanın acımasızlığı.. amaan beni sarmadı bu film hiç, notumu da verdim gitti daha ne diye oyalıyorum sizi?
    Puan: 3
  • Çayhane - The Teahouse of the August Moon

    hadi realist bir yazı yazıyım

    ah bütün filmler böyle olsa, hem eylendirse hem de mesajını verse. ah tüm aktörler marlon brando'ya benzese. ah tüm halklar ne istediklerini bilse ve bunun için bişeyler yapsa. ve bütün dünya buna inansa, bir inansa... keşke bunun gibi inanılmaz filmleri aile bütçemize gülle gibi bir darbe yedirmeden her istediğimiz zaman izleme fırsatımız olsa. kamille cumhur kawga etmese artık barışsa. marlon brando benim amcam, dayım falan olsa arada bir telefon açıp "marlon amca nassn yaa?? diyip dewamında da geçen gün paris'te son tango'yu izledim iyi oynamışsın aferim!" diyebilsem. sakıp sabancı "gayrimüslim olmasına rağmen üzeyir garih türkiye için çok iyi şeyler yaptı" diyemese. ben de mahalledeki çayevi'ne (kıraathane) girdiğimde insanlar sıcakkanlı olsa, "tipe bak hıyardaki!" diyeceklerine "hoşgeldin delikanlı gel bi çayımızı iç" deseler. bi kerecik de olsa taksiye bindiğimde "şoföre yawşaklık yapmassam adam beni keser" gibi duygulara kapılmasam. keşke güvenliğimizden sorumlu bir polisin bir kadına laf attığını hiç duymasam keşke sağır olsam. şöyle bi an için gözlerimi kapatsam, apayrı bir uygarlığa ışınlansam "tobiki" kasabası gibi güzel olsa orası. bunların hepsini unutsam. ne hastalık olsa ne de silah. çocukların okula gidip "kalk! otur!" gibi emirler alıp boyunlarına "yaka" takmak zorunda kalmadıkları bir yer olsa mesela. kimse kimseyle uğraşmasa, kimse kimseye karışmasa ve orda öyle bir teknoloji olsaki benim yapabileceğim en kötü şey bile sadece bana zarar verse. işte böyle bir mekan görsem gözlerimi kapatınca emin olunuzki gözlerimi hiç açmam bi daha. hani diyorum fena olmazdı. ben şimdi marlon dayı yerine nihat dayımı ariyim, belki o anlar durumumu.
    Puan: 10
  • Cahil Periler - Le Fate İgnoranti

    filmi beyenenlere ve beyenecek olanlara öneriler

    şimdi ataerkil ve zorunlu heteroseksüelliğin hüküm sürdüğü bir memlekette entellüktelite seviyesi az olan bir insana bu filmi beyendiğinizi söylemeniz kimi zaman hata olup başınıza çeşitli işler açabilir. bu insancıkları ikna etmek de mümkün olmadığı üzre aşşağıda sizin için hazırladığım kalıp cümleleri kullanabilirsiniz. bu cümleler hem filmi beyendiğini göstermek isteyen hem de "delikanlılığımdan bi şey yitirmek istemiyorum" diye düşünen -filmlerden anlayan- bir azınlığa hitaben yazıldı. eminim ki ben çok başvuracam bunlara. filmi neden beyendiğimi anlatacak taakatim de yok şu an eminimki çok üzgünsünüz ama n'apalım.?. -*- "aabi cahil periler'i beyendin mi?" - beyendim ama konusu benim tarzım deyil. - sadece çekim teknikleri güzeldi. - oyunculuk olsun, kurgu olsun, yönetim olsun gayet başarılı bir... (: ...
    Puan: 7
  • Yapay Zeka - A.I. Artificial Intelligence

    gel koçum david sana bi zeka çekelim, yapay olsun

    İzlemeyen okumasin

    şimdi diyorumki. ben filme a-acaip fantazi beklentileriyle gittim. aslında elim de boş dönmedim 'filmin son yarım saati' diye adlandırılan periyodu acaip tuttum. bana 2001'i anımsattı. fantaziyi ve bilim kurguyu damardan verdi. thom yorke'un "ice age coming"li şarkısını mırıldanaraktan büyük bir keyifle izledim oraları. ama bunun dışında caponsever efendiye de anlattığım beni kıl eden ve "naaptın şipilbörg" diye böğürttüren sahneleri, ayrıntıları da olmadı değil. hemen anlatalım: - flesh fair (et fuarı?) sahnesinin bu filme konulmasını çok büyük bir talihsizlik olarak görmemiz gerekir. droidlerin hunharca mahvedildiği bu mekanda arkada "punk" muzigi çalıyor ve bu muzik herhalde "tutucu" spielberg için "vahşeti, kötülüğü, kaos ortamını simgeliyor", şipilbörg aşsa artık şunnarı çok ii olurdu. bunun dışında bu sahne bu filme hiç gitmemiş, sanki "hey biz amerikalılar acıcık aklı başımızda olalım, kendime hakim olalım" denilircesine eklenmiş filme. - super robot teddy sadece çocuklara arkadaş olsun, ona göz kulak olsun diye yapılmış bir "super toy" değil miydi? e madem oyle o nasıl david gibi "sevebiliyor?" david'in peşini bırakmıyor falan ve hatta ve hatta "flesh fair"de onu bulan kızın kucağına gelince hala david'i unutmuyor? ben o kız teddy'i eline alınca teddy direk "merhaba ben teddy, oynayalım mı?" diye soracağını düşündüm. çünkü oyuncak amaçlı programlanmış bir robot sadece o. yok eğer teddy'nin misyonu hakkaten buysa mühendis babaların david'i yapınca okadar sevinmelerinin bir anlamı yok. siz ulaşmışsınız o teknolojiye zaten, uzatmayın kısa kesin. - david'i sırf gerçekten sevip sevmediğini öğrenmek amacıyla ormana salıp akabininde de dr. know gibi bilgi bankasına şifre tadında bi mesaj bırakmak sonunda da david'in bu sorunu çözmüş olmasını kutlamak falan,', bu kadar kurmaca bana komik geldi, bilemem walla. - filmimizin artwork'u cok cok basarisiz. shu flesh fair'in droid yakalayan adamlari bildigimiz motosiklet uzerine cok boktan isiklar konulmush adamlar sadece, hani filmin sonlarindan once gittikleri bi sehir war orasini da "blade runner"dan aşırmışlar gibime geldi. uçan araç da bildigimiz helikopterin pervanesiz olanı. yani filmde kadraja takılıp da yaratıcılık sınırını zorlamış bir tane araç yok cidden. harbi yok. kubrick olan yerlerinde nefis, spielberg olan yerlerindeyse tutuculuk, ahlaki değerler, teddy gibi sevimlilikler yüzünden kalitesi düşmek zorunda kalmış bir film.
    Puan: 7
  • Dünyanın Tüm Sabahları - Tous les matins du monde

    sabahları kalkarken hep güçlük çekiyorum

    hani size "aşk da apayrı bir olay canım" dedirten filmler var ya hani, işte bu film de onlardan. aşk sainte colombe'a düşler gördüyor, kızı da bütün hayatını aynı adamı düşünerek geçiriyor bu "meret" yüzünden. ve işte her sabah aynı duyguyla uyanıyorlar bu kişiler. öte yandan bu film bana müzigin apayri bi yüzü olduğunu da hatırlattı. işte müzigi sirf nefsini tatmin etme işi için yapma. bana biraz sufileri hatırlattı bu mevzu. filmimiz ayni zamanda giderek manasizlaşan 17. yy fransa saray alemine de acicik goz attiriyor. bana o sahneleri patrice leconte'un "ridicule"unu hatirlatti. neyse gaza geldim ve bi şeyler yazdım. oldu bitti.
    Puan: 7
  • Kraliçe Elizabeth - Elizabeth

    queen is dead, long live the queen!

    zuxxi/sinema'da gözükmese de bu filmin acaip güzel bir afişi vardır. 4 kareye bölünmüştür sol üstte: elizabeth'in resmi vardir yaninda "heretic" yazar (kilise inancına ve doktrinlere karşı olan), sag ust kosede: elizabeth'in manitasi vardır yanında "lover" yazar. sol altta sıkı katolik ve gizliden gizliye yönetime el atmaya uğraşan norfolk dükü'nün yanında "traitor" (hain) yazmaktadir. son olarak sag altta ise geoffrey rush "baba"nın canlandırdıgı elizabeth'in sadık koruyucusu walsingham dükü bulunmaktadır yanında da "assassin" (suikastci/katil) yazmaktadir. bu afiş aslinda filme hangi açıdan, nasıl bakmamız gerektiğini gösterir. elizabeth'e protestan oldugu icin kafir denilmektedir ama aslinda o da ayni tanriya tapmamakta midir? lord dudley için lover denilmiştir ama aşkı elizabeth'e zarar wermektedir, bu ne biçim aşktır? diger iki kareyi de aynı sekilde yorumlayabiliriz. sonuçta bütün bu adamlar yapması gereken şeyleri yapıyorlar. oyle deyil mi? bir de, filme hangi açıdan bakmamız gerektigini gosteren diger bir afiş de "holy smoke" için hazırlanmıştı, hatırlarsanız. ingilizlere acaip uyan soguk renk kullanımından, o dönemin havasını çok iyi yansıtmasıyla, saray entrikasıyla, kiliseyi güzelcene eleştirmesiyle, gerilimiyle ve unutulmaz tac giyme sahnesiyle benim en sevdigim filmler arasında yer alan "elizabeth"e zuxxi/sinema 'da yorum yaparak bir süreliğine de olsa "cate blanchett"in guzel suratini kendi zuxxi sayfamda tutmayi başardım. mutluyum, artik gelecegim parlak. not: dirtyharry 'i dirty olarak kısalttım. haberiniz ola.
    Puan: 9
  • Kırmızı Değirmen - Moulin Rouge!

    nature boy

    there was a boy, a very strange enchanted boy. they say he wandered very far, very far, over land and sea. a little shy and sad of eye, but very wise was he. and then one day, one magic day he passed my way. and while we spoke of many things, fools and kings, this he said to me, "the greatest thing you'll ever learn is just to love and be loved in return" şimdi ben bu filmi bir kaç zuxxi.com üyesiyle sinepop sineması farkıyla 9/kasım/2001 tarihinde 16.30 seansinda izledim. şu an 10/kasım/2001 ve saatler 20.38 'i gösteriyor ve ben hala bu sozleri mırıldanmaktayım. bu da filmden ne kadar etkilendigimi gosteriyor heralde. aslında filmimizin aşk hikayesini klişe olarak nitelendirmek çok basit olurdu. lakin inanilmaz renk kullanımı, akıllıca bestelenmiş / mixlenmiş müziği ve fantastik kurgusuyla bana "two thumbs up" dedirten bir film oldu. nature boy ise bence filmin tüm gidiş-gelişatını, konusunu oluşturan 'çok faydalı bir eser'. filmin başının çok daha fantastik olmasını, sonradan bu fantastik olayların azalmasını bile bu şarkıdaki "one magic day he passed my way" dizesine baglayabiliriz belki de, oyleki satine ve christian'in ilk asik olmaya karar werdikleri gun olmustu cogu fantastik olay. toulouse-lautrec'in resim çiziktirirken gözükmemesine bozulmakla birlikte filmin belki de o dönemin bohem mantığını güzel yansıtıp / anlatabilmiş olmasıyla bu kadar fantastik olmayı başarabildiğini de düşünüyorum. benimle kendisini çarpıştırdığında %45'in uzerinde bir yuzde tutturabilen herkesin beyenebilecegi bir film. "evet turkiye kumaş üreticileri birligi ace'yi oneriyor!" der gibi: "zuxxi.com'dan dirty moulin rouge! 'u öneriyor!"
    Puan: 10
  • Ayaktakımı - Riff-Raff

    class wars

    İzlemeyen okumasin

    böyle dolu filmler iyi geliyor insana, azıcık da olsa etrafa bakışımız değişiyor/ yontuluyoruz. uyuşturucu, sosyal haklar, ilişkiler, sınıf çatışmaları,',, filmin bahsetmediği değinmediği nokta yok. ne kadar çok fazla ciddi ve zor konulara değinse de loach işin içinden çıkmasını genelde becermiş. "uyuşturucu batağını da acıcık anlatalım ulan!" deyip gaza gelip kurguyu mahvetmemiş, tüm bu değindiği konular uyum içinde ilerliyor. açıkçası ben kadının kadrajda olduğu zamanları pek sevmedim çünkü "ayaktakımı" elemanların renove edilen binada çalışmaları, her türlü muhabbetleri, siyah-beyaz ayrımı yapmadan işçiyiz/ kardeşiz dayanışması hayli eylenceliydi. özellikle larry'e tutuldum. inanılmaz bir kişilik. steve ile susan arasında şöyle bir diyalog geçiyor, aktarayım: susan: sen hiç depresyona girer misin? steve: sabahın köründe kalkıp yemek yiyebilmek için işe gidiyorum. depresyona ancak orta sınıftakiler girebilir. ... filmin sonunda steve ve diger bir işçi tarafından yapılan anarşist eylemin kötü işverenlerinin ölümüyle sonuçlanıp filmin bitivermesini ilk başta hiç haz etmemiştim lakin sonrasında düşününce neden ken loach 'a tekrar 'baba' diyesim geldi anlatayım: hatırlayacağımz üzere bir adet de işçi yetersiz güvenlik önlemleri nedeniyle binadan düşüp ölmüştü, haksız yere işten çıkarmalar oluyordu, düşük maaş falan alıyorlardı bunların üzerine kundakladilar zaten. loach'ın burda demek istediği aslında bir nevi eşitlik olmadan anarşi var olmaya devam edecek, insanlar ölecek, kargaşa oluşacak. bunları engelleyebilmek için de bu filmde gördüğümüz işveren tiplemesinin olmaması gerekiyor heralde, daha adil çalışma ortamları falan. ciddiolmusbuyazifazlasiyla.
    Puan: 8
  • Kadınsı, Erkeksi - Masculin, Feminin

    kaçırmayalım, üzülürüz

    şimdi yıl 1965 mekan paris, e ozamanlar varşova paktı var cart var curt var gençler iki arada bi derede kalmış. zaten filimin sonunda "bu filmin adı karl marx'ın çocukları ve coca-cola olabilirdi" diye bi yazı çıkıyor. bizim paul kimi köşeye sıkıştırsa damardan sorular sormaya başlıyor. yok komünizm nedir biliyomusun diyor. yok amerika sana neyi anımsatıyor diyor. yok aile planlamasında kondomu mu hapı mı tercih ediosun diyor. ve benim filmdeki en favori sorumu soruyor: "şu anda dünyada nerde savaş var biliyor musn?". bu sorulara gelen cevaplar "puf, bilemiyorum." "ilgimi çekmiyor, çekse kesin bilirdim" falan fıstık oluyor. ve nedense ilgimi çekmiyor diyen bu alakasızların hepsi kadın oluyor, zaten godard'ın misogynic tavrını tüm film boyunca hissedebiliyorsunuz. yukarda profilden gördüğümüz aktör jean-pierre léaud'nun bu filmde oynadığı karakter bertolucci'nin paris'te son tangosunda yine aynı aktörün oynadığı tom karakteriyle nerdeyse tamamen aynı. gerek saldırgan konuşma stilleri olsun gerek de panik atak olayına çok girmeleri aktörün aynı tiplemeyi yaptığını gösteriyor bize. bi de ikisi de aşık oldukları kadın peşinden koşuyolar, deli oluyolar, divane oluyolar. sonlandırmak gerekirse leziz bi film. izleyip sinema neymiş görüp. yeni dalga öncülerinden godard'ın ne kadar dahiyane olduguna bir defa daha şahit olabiliriz.
    Puan: 10
  • Piyanist - La Pianiste

    piyanist nası canımızı sıktı

    "HANEKE bizi yine şaşırtıyor... Müziğin, kadının ve cinselliğin keşfedilmemiş alanlarında gizemli bir yolculuğa sürüklüyor" bu tırnak içindeki yazı filmimizin gazete ilanlarında bulunuyor ve kim tarafından yazıldığı bilinmiyor. ben kolay inanan bir izleyici olduğum için bu yazının altına imza olarak "joe smith" de yazabilirlerdi belge filmden aabiler. böyle bi garip duruyor gazete üzerinde. mesela amelie'ninkinde "Harikulade bir yaşamı iki saate sığdıran harikulade bir film." yazıyor ama umut filmdeki beyler en azından akıl edip altına "David Cox, ı-D" diye bi imza atmışlar. çok yerinde olmuş. çünkü bildiğimiz üzere david cox (ki bundan sonra kendisinden david baba diye bahsedilecektir) tüm türk halkı tarafından yakından tanınan/takip edilen bir şahsiyettir. tüm film önerileri türk halkı tarafından dikkate alınır. örneğin kendisinin ı-D dergisinde(?) yazmış olduğu "salkım hanımın taneleri'nin zararları" başlıklı yazı üzerine çeşitli millet vekillerimiz harekete geçip bu filmi kınamıştır, yılmaz karakoyunlu'yu vatan hainliğiyle suçlamıştır ama geçenlerde hürriyette o subayın kürt olduğunu anlatan haberle herşey tatlıya bağlanmıştır. sonuç olarak david baba yine türkiye gündemine 'bomba' gibi düşmüştür. asıl konumuz olan "HANEKE'nin bizi yine şaşırtması"na gelecek olursak. david baba'nın da takdir edeceği gibi la pianiste'de haneke bu işin ucunu kaçırmış olduğunu gördüm o akşam. hmm hangi akşam diyorsunuz herhalde, işte filmi izlediğim akşam. ben şahsen deneysel çalışmalara herzaman açık bir kişiliğim. sözkonusu yönetmenin "funny games"ini ve "code inconnu"sunu sinir bozukluğuyla izlemiştim zaten hayli hazırda. işte bahsi geçen o akşam ben iki tane pek sevdiğim abla/kızkardeş arkadaşlarımla tabiyki filmin gazetedeki ilanından gaza gelerek filme gitmeye karar verdik. aslında onları ben soktum bu filme, ben tutturdum "piyanust isterum" diye. onlar da mülayim insanlar tabi filmin öncesinde zuxxi top yemekler listesine ucuncu siradan girmeyi başarabilmiş iskenderden yemek şartıyla filme gitmeyi seve seve kabül edeceklerini söylediler. okey dedim. kardeslerimsiniz dedim, basimin ustu var ya hani dedim, işte orda bi mekanınız var, sizin yeriniz orası dedim, allah ne muradınız varsa vermemezlik etmesin dedim. aslında 16.30 seansına gitmeye karar vermiş idik, lakin benim pek önemsiz bir işim yüzünden 19 seansına terfi ettirdim bizi. Bu onları biraz bozsa da çaktırmadılar. Okey ulan dediler. Daha sonrasında saat 17.35 ila 18.05 arasında sayısız telefon görüşmesi yapmama rağmen onlara 19 matinesinde beyoglu-beyoglu sinemasında olamayacağımızı anlatamamış olacamki ancak evden saat 18.20de çıkabildiler. Benim kapıma geldiklerinde ben nedenini asla öğrenemeyeceğim bi sebepten dolayı adidaslarımı bulamadım bu onların aşşağıda 4 dakika beklemelerine sebep olacaktı. Tabi bütün bunlar bizi yeterince germiş idi. Taksideyken onlara metroya yönelmemizin yersiz olduğunu ve filme movieplex’de gitmemiz gerektiğini iddia ettim. Küçük kardeş yetişiriz dedi, büyük olan üşengeçliğinden olsa gerek burda gidelim peki diyiverdi. Taksiden indik, iskender sözümü unutmadığımın kanıtı olarak namlı kebap’a doğru yöneldim. İçeri girdik oturduk. Oturmamızla küçük kardeşin cep telefonunu takside unuttuğunu algılaması bir oldu. Küçük kardeş iskender yemekten vazgeçerek taksi duragina gitti. Zaten gerilmiş olan sinirlerimiz iyice gerildi. Büyük kardeşle masada otururken ikimizin de manital problemler çektiğimizi farkettim ama aklı selim bir genç olarak ne deştim bu konuyu ne de deştirdim. Sonrasında garsonun yapmacıklığıyla sinirimiz bozuldu. Daha sonra ise büyük kardeşin köpeğinin daha geçen gün ısırdığı ve elindeki yaranın ne kadar taze olduğu herhalinden belli bi kadının yan masada oturduğunu farkettik. Kadın bize saldırgan ve düşman bakışlar attı. Daha daha sonrasında küçük kardeşin telefonu bulup gelmiş olduğunu gördük. Sinemaya girdik. Koltuklarımıza oturduk. Film başladı ve acayip sinirimizi bozdu. Küçük kardeş yılların ağrıtamadığı başının bu film yüzünden ağrıdığını hatta zonkladığını iddia etti. Büyük olan yorum yapmaktan kaçındı. Ben filmin yüzde onunu falan perdeye bakmadan izlemeyi başarmıştım zaten ama kaşlarım çatılmıştı, sarsılmıştım. Nasıl bir duyguya sahip olduğumu bilemeden sinemadan çıktım. Tekrar taksiye bindik, küçük kardeş taksideyken herşeyin suçunu bana attı. “filmi sen seçtin, bi de sinemayla ilgili olan sensin”, “yuh ulan” falan dedi. Ben bütün içtenliğimle özür diledim, kabul etmedi. Sonra evimin önünde taksiden indim. Eve gidince küçük kardeş tarafından sms manyağı edilmiş olduğumu gördüm. İlk mesajlarda film seçimim dolayısıyla kınandığımı görsem de sonraki mesajlarda antrakt’da onlardan rulo kat almak için tüm bozuk paralarını aldığım ve geri vermediğim dolayısıyla onlarda bozuk para kalmaması ve taksiciden dayak yemenin eşiğindeyken kurtulmaları anlatılıyordu. Sonuç olarak haneke amacına ulaşmıştı. Sinirimizi bozmuştu, sinemadan soğutmuştu. Zaten küçük kardeş sözkonusu edilen smslerinden bir tanesinde “bundan sonra american pie 5000’e falan gidicem” deyip özetlemişti konuyu. Ama ben görüyorumki konuyu özetlemek bi tarafa hayli konunun dışına çıkmışım.
    Puan: 5
  • Panama Terzisi - The Tailor of Panama

    kaybolan zamanımın ve paramın peşindeyim, takipteyim ona göre

    İzlemeyen okumasin

    yok aabi, ben Geoffrey Rush falan duyunca, john boorman duyunca " gidiyim izliyim ulan" dedim. aslında "hayatının tek yolculuğuna" gidecektim ama alkazar'a kadar yürümeye üşendim. buna girdim. filmi 3/aralik/2001 pazartesi gunu afm fitaş'ta izledim. ilk gözlemlediğim şey herkesin filme tek gelmiş olmasıydı. herkes de erkek idi. neyse delikanlı delikanlı oturup erkek erkee izledik filmi. john boorman gözümde usta bir sinemacıdır "zardoz" gibi özellikli bir fantezi-bilimkurgu filmini yazıp, daha sonra da kameranın arkasına geçip "actiiiooon ulan" diye bağırmıştır. daha sonra "excalibur" gibi acaip kasıcı ama klasik "yuvarlak masanın etrafında birleştik, memleketimizi kalkındırdık ulan" hikayesini sinemaya uyarlamayı bilmiştir. daha sonra izlememiş olduğum exorcict 2 falan. ha bi de "the general" var ki çok başarılıdır gözümde. neyse işte, demekki şanlı tarihi olan 'cineaste'lar berbat filmler yapabiliyolarmış. bu film bana en azından bunu öğretti, çünkü filmde başka hiç bişey yoktu. kubrick'in "dr. strangelove or: how i learnd to stop worrying and love the bomb" 'undan direk etkilenerek yapılmış bir film. orda kendini bilmez bi kaç adam yüzünden amerika ile rusya arasında nükleer savaş başlarken bu filmde kendi maddi çıkarları sebebiyle bir ajana palavra sıkan basit bir terzi yüzünden amerika panamaya çıkarma falan yapıyor. ama "doktor 'garipaşk'"ta güldürmekten kıçımı düşüren espriler vardı. bu filmde yok böyle şeyler. çok sıradan. herşey burda. öyle oyunculuk da yok. bize yaşatılan bir panama havası yok, sadece kaybettiğimiz 4 milyonluk sinema bileti + 1 milyon 300binliraya antraktta zorla satılan crunch var. aslında bu filme 1 de verebilirdim lakin o pearl harborla falan aynı keseye koymak istemedim. okadar da rezil degil hani.
    Puan: 2