zuxxi.com//sinema|geyiks

Mindthief

  • Dövüş Kulübü - Fight Club

    In Tyler we trust (İzlemediyseniz, Okumayın)

    Ve David Fincher yine yapacağını yaptı.Fincher, daha önceki bütün çalışmalarında da görüldüğü üzere;Alien3,se7en,the game, türüne yenilikler getiren,sinemasını her dem biraz daha ileri götüren,yenilikçi,kara mizahı kutsal kitabı gibi kullanan,tam bir film noir (kara film)dehası. öyle ki Fincher bütün filmlerinde iç içe geçmiş aforizmalar yaratmada ve bu aforizmaları filmin sonuna kadar büyük bir incelikle, yer yer sisteme ve tabulara göndermeler, dokundurmalar yaparak dantel gibi işliyor. Se7en filminde yarattığı deliliğe doğru giden, yanılsamalarla içiçe geçmiş sistem eleştirisini Fight Club'da isyan bayrağına dönüştürüyor. Fight Club'un özünde yatan olgu; her tarafımızı sarmış olan tüketici kültürün asimile ettiği insanlar yığınından sıyrılarak sistem karşıtı haymakloslara dönüşen uyumsuz ve sistemin olabildiğince yalnızlığa ittiği alt kültürlerin birey özgürlüğüne dayanan, kendi içindeki hayvansı güdüleri törpüleyerek bir nevi nirvanaya ulaşma bilinci. Fincher,kamerasını sistemin kanayan yaralarına bir bir dokunduruyor. Özellikle ana karakter Jack'in (Edward Norton) sistem içi çırpınışları ve arayışları; kah kanser destek guruplarına kah topluma yararlı derneklere sığınarak ta olsa, toplumsal aitlik sorunlarının ve kendini anlamlandıramamanın verdiği boşalamama, dışa açılamama sorununun bir yansımasıdır. Bu bağlamda içe dönükleşen Jack kendi alt bilincinde her zaman olmak istediği hükmedici, isyankar,her daim kazanan,güçlü, yırtıcı,karşı konulamaz,hatta ve hatta sexte başarılı (ki bu filmin kilit noktalarından biri- çünkü testis kanser guruplarına katılan Jack zaman içerisinde o gruba beslediği aitlik duygusunun ve vicdani rahatlamanın neticesinde grup içi rolüne öyle bir adapte ediyor ki kendini, bir nevi zihinsel hadım yaşıyor ve bu onu kadınlardan uzaklaştırıyor)idolünü, tanrısını yaratıyor (In Tyler we trust). Az önce bahsettiğim grup içi aitlik güdüleri öyle bir hale geliyor ki Jack, daha sonra tanışacağı Marla'yı olağan bir tehdit unsuru olarak algılayarak düşmansı duygular besliyor (aynı zaman da içten içe Marla'ya karşı tinsel -tinsel,bedensel değil-bir yakınlaşma hissetmiyor da değil) ve sahiplendiği bu oluşumu Marla'yla paylaşmak istemiyor, bir tür klanını koruma içgüdüsüne kapılıyor. Film de burada kopuyor zaten. Artık Jack'i ve yarattığı alt benliği Tyler'ın Jack'i ele geçirişini izliyoruz. Öyle ki Jack alt benliğinin esiri oluyor ve ona karşı derinden bir hayranlık ve bağlılık duyuyor, kurtarıcısı, mesihi olarak duyumsuyor. Bu bağlamda Tyler Jack'in yaşamsal dayanağı haline geliyor, sadece onu yaşıyor, özümsüyor ve özgürleşiyor.(Bu arada içten içe Jack'e garip bir sevgi de besliyor. Bir sahnede Tyler ile sarı saçlı kargaşa örgütü üyesinin yakınlaşması, kendisinin gruptan dışlanması Jack'i kıskançlığa ve kızgınlığa sürüklüyor-bunun sonucunda sarı saçlıyı fight club'da öldüresiye dövüyor ki daha önceki sahnelerde Jack'i hep dayak yerken görmemize rağmen bu olay yavaş yavaş Jack'in kontrolü ele alma isteğinin göstergesi-) Ta ki işler kontrolden çıkıncaya değin. Filmin sonu da Jack'in iç hesaplaşmasına sahne oluyor ve Jack'in yanılsamalarına karşı galip geldiğini ve kendinden arınışını izliyoruz.
    Puan: 9
  • Annem Hakkındaki Her Şey - Todo sobre mi madre

    Almodovar Gibi Hissetmek

    Annem Hakkında Herşey'i inanılmaz zevk alarak izledim ki Almodovar duyarlılığındaki bir sanatçının eseri söz konusu olunca aksini düşünmek hainlik olsa gerek. Ben özellikle filmin sinematografik açılımlarına hayran kaldım; o ne kurgu şaheseri sekanslar, o ne akıcı kamera, o ne ışıklandırma, o ne harika kamera hareketleri, o ne dehşet sekans geçişleri, o ne inanılmaz renkler. Kısacası Almodovar'ın kamerayı bu denli canlı kullanması beni büyüledi; inanın film boyunca sırf Almodovar'ı izledim, her sahnede oyuncuları değil; elinde kamerası Almodovarı kamera açılarını ayarlarken hayal ettim. Bu yüzden ne yazık ki filmin senaryosu hakkında çok fazla gözlemde bulunamadım doğrusu...walla pişman da değilim açıkcası; gerçek bir yönetmenlik şaheserine sekans sekans şahit olmuş oldum.... Bu arada filmin özüne ilişkin birkaç çarpıcı replik de yakalamadım değil; söylermisiniz filmin özünü şu replikten daha fazla ne kafalara kazıyor ki: " Lola, o koca göğüslerle nasıl bu kadar zalim ve duyarsız olabiliyordu, anlayamıyordum" Son olarak; kadınları inanılmaz derecede iyi anlatan ve yücelten bir filmi bir kadından başkasının çekmesi düşünelemezdi zaten. Almodovar'ın bu filmi kadınlara bir saygı duruşundan çok; kendine bir saygı duruşu niteliğindeydi... Kısacası hiçkimse Almodovar gibi hissederek bu şaheseri ortaya çıkaramazdı; bu bağlamda Almodovar filmin her karesine işlediği "transeksüllerin; erkekken kadınlaşanların yaşarken cenneti buldukları, çiçek açtıkları ve sevgi çeşmesi haline geldikleri" olgusunu bir anlamda kendi cinsel seçiminin de ne derece doğru olduğunu tüm dünyaya haykırması değil miydi? Almodovar'ın dediği gibi: "biz kadınlar, hepimiz biraz lezbiyeniz"
    Puan: 9